18 Mayıs 2011 Çarşamba

YERLATINDAN NOTLAR / Fyodor Dostoyevski

”Bizler hayata olan alışkanlığı kaybettiğimiz, topallaya topallaya yürüdüğümüz için, yazdıklarım etkili olacak. Bizim hayata karşı duyduğumuz yabancılaşma, canlı hayattan tiksinecek, onun ismini bile duymak istemeyecek derecededir. Üstelik bu canlı yaşamı, bir iş gibi, bir görev gibi kabul ediyoruz ve onu kitaptan öğrenmeyi daha üstün olarak tutuyoruz.”

16 Mayıs 2011 Pazartesi

Chuck Palahniuk

Bir insan en çok kimin yanında susuyorsa, aslında en çok onunla konuşmak istiyordur

ALBERT CAMUS

İnsanın evreni kavrayabilmesi olanaksızdır. Bir başka deyişle, evren insan için saçmadır, uyumsuzdur. Dolayısıyla insan da evren için uyumsuzdur. Ama insanla evrenin karşılaşmasından doğan bu uyumsuzluğun bilincine varmak bir son değil, bir başlangıçtır sadece. En kati gerçekler bile, bu gerçekleri kararlı olarak tanıdığımız ve kabul ettiğimiz zaman birdenbire üzerimizdeki güçlerini yitirirler. Her türlü felakete karşın yaşama dört elle sarılıp uyumsuza direnmeli …

11 Mayıs 2011 Çarşamba

Yeraltından Notlar - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski

'' Aslında benim ne istediğimi biliyor musun? Hepinizin canı cehenneme! Rahatlık, sakinlik istiyorum! Kendi huzurum için bütün dünyayı beş paraya satarım ben. Beni kıyametin kopmasıyla çaysız kalmam arasında bir seçime zorlasalar, dünyanın batmasını umursamaz, çayımdan vazgeçmeyeceğimi haykırırdım.''

9 Mayıs 2011 Pazartesi

FERNANDO PESSOA OPHELIA'YA MEKTUPLAR

1 Mart 1920
Küçük Ophélia,
Beni küçümsediğinizi ya da en azından bana karşı gerçekten ilgisiz olduğunuzu göstermek için ne bu kadar uzun bir söylemin belirgin biçimde örtük olması gerekirdi, ne de bana yazdığınız ciddiyet ve inandırıcılıktan uzak bir dizi “neden” göstermeye gerek vardı. Yeterdi bunu bana söylemeniz. Böylece, çok iyi anladım, yalnız bu bana daha da acı verdi.
Flört ettiğiniz genci bana yeğliyor ve kuşkusuz onu çok seviyorsanız, benim buna gücenmeye nasıl hakkım olabilir ki? Küçük Ophélia kimi isterse onu yeğleyebilir: O ne beni sevmek zorundadır –ben buna yürekten inanıyorum– ne de gerçekten beni seviyormuş gibi yapmak zorunda (yeter ki canı eğlenmek istemesin).
Gerçekten seven kişi adli dilekçelere benzer mektuplar yazmaz. Aşk, nedenleri bu kadar incelemez, insanlara da “yakalanması” gereken sanıklar muamelesi yapmaz.
Niçin açık davranmıyorsunuz bana? Size –ne size ne de bir başkasına– hiç kötülük yapmamış bir insana acı çektirmeye ne gerek duyuyorsunuz; bu insan yalnız ve yürek karartıcı yaşamını yeterince ağırlık ve acı olarak taşıyan biri; sahte umutlar yaratarak, yapmacık sevgi gösterileri yaparak ona yaşamının ağırlaştığını göstermeye ne gerek var? Üstelik bunda sırf eğlenmekten başka çıkar da yok; ya da alaydan başka yarar da yok.
Bütün bunların gülünç olduğunu, en gülünç yanının da ben olduğumu kabul ediyorum.
Kendim de gülünç bulurdum zaten, eğer sizi bu kadar sevmeseydim ve eğer bana vermekten zevk aldığınız acıdan başka şey düşünmeye vaktim olsaydı; bu acıyı hak etmedim ben, sizi sevmek dışında; ve sanırım sizi sevmek de, bu acıyı hak etmek için yeterli bir neden değil. Neyse...
İşte bu da benden istediğiniz “yazılı belge”. İmzamı noter Eugenio Silva doğrulayacaktır.
Fernando Pessoa
Sayfa:19
Ophelia’ya Mektuplar -Fernando Pessoa-Türkçesi; Sema Rifat.Sel Yayıncılık

5 Mayıs 2011 Perşembe

BUĞDAY TARLALARININ RENGİNİ GÖRDÜKÇE SENİ HATIRLAYACAĞIM (KÜÇÜK PRENS- TİLKİ)

İşte o sırada bir tilki çıkıverdi ortaya.
“Günaydın” dedi tilki.
“Günaydın” dedi küçük prens kibarca. Ama etrafına baktığında kimseyi göremedi.
“Buradayım! Elma ağacının altında.”
“Sen kimsin? Çok güzel görünüyorsun.”
“Ben bir tilkiyim.”
“Gel, birlikte oynayalım. Öyle mutsuzum ki” dedi küçük prens.
“Seninle oynayamam” dedi tilki, “ ben evcil bir hayvan değilim.”
“Buna çok üzüldüm” dedi küçük prens. Ama biraz düşündükten sonra: ”Evcil ne demek?” diye sordu.
“Anladığım kadarıyla burada yaşamıyorsun” dedi tilki, “kimi arıyorsun?”
“İnsanları arıyorum,” dedi küçük prens, “ peki ama ‘evcil’ ne demek?”
“İnsanlar,” dedi tilki, “tüfeklerle dolaşırlar ve avlanırlar. Tam bir baş belasıdırlar. Bir de tavuk yetiştirirler. Tüm işleri bundan ibarettir. Sen de mi tavuk arıyorsun?”
“Hayır, ben arkadaş arıyorum. Ama ‘evcil’ ne demek?”
“Bu pek sık unutulan bir şeydir. ‘Bağ kurmak’ anlamına gelir.”
“Bağ kurmak mı?”



“Evet. Örneğin, sen benim için sadece küçük bir çocuksun. Diğer küçük çocuklardan hiçbir farkın yok benim için. Sana ihtiyacım da yok. Aynı şekilde, ben de senin için dünyadaki yüz binlerce tilkiden biriyim sadece. Bana ihtiyaç duymuyorsun. Ama beni evcilleştirirsen eğer, birbirimize ihtiyacımız olacak Sen benim için tek ve işsiz olacaksın, ben de senin için.”
“Anlamaya başlıyorum” dedi küçük prens. “Bir çiçek var. Sanırım o beni evcilleştirdi.”
“Olabilir. Dünyada her şey mümkündür.” dedi tilki. 
“Ama bu çiçek dünyada değil.”
Tilki şaşırmıştı. “Başka bir gezegende mi?”
“Evet.”
“Peki orada avcılar da var mı?”
“Hayır, yok.”
“Bu çok ilginç. Peki ya tavuklar?”
“Hayır. Tavuklar da yok.”
“Eh, hiçbir yer mükemmel değildir” dedi tilki içini çekerek. Sonra kendini anlatmaya başladı:
“Yaşamım çok monotondur. Ben tavukları avlarım, avcılar da beni. 

Bütün tavuklar birbirine benzer. Bütün insanlar da öyle. Bu yüzden biraz sıkılıyorum. Ama beni evcilleştirirsen eğer, yaşamıma bir güneş doğmuş olacak. Senin ayak seslerin benim için diğerlerinden farklı olacak. Ayak sesi duyduğum zaman hemen saklanırım. Ama seninkiler, bir müzik sesi gibi beni gizlendiğim yerden çıkaracaklar. Şu ekin tarlalarını görüyor musun? Ben ekmek yemem. Buğday benim hiçbir işime yaramaz. Bu yüzden de bu tarlalar bana hiçbir şey hatırlatmazlar. Buna üzülüyorum. Ama sen beni evcilleştirseydin, bu harika olurdu. Altın renkli saçların var senin. Ben de altın renkli başakları görünce seni hatırlardım. Ve rüzgarda çıkardıkları sesi severdim.
Sustu tilki ve uzun bir süre küçük prensi izledi.
“Senden rica ediyorum. Lütfen beni evcilleştir!” dedi.
“Elbette” dedi küçük prens. “Ama pek fazla vaktim yok. Yeni arkadaşlar edinmem ve birçok şeyi anlayabilmem gerekiyor.”
“Sadece evcilleştirdiğin kişiyi anlayabilirsin” dedi tilki. “İnsanlarınsa hiçbir şeyi anlayacak vakitleri yoktur. Her şeyi dükkandan hazır alırlar. Ve arkadaşlar dükkanlarda satılmadığı için de, hiç arkadaşları olmaz. Eğer bir arkadaşın olsun istiyorsan, evcilleştir beni!”
“Ne yapmam gerekiyor peki?” diye sordu küçük prens.
“Çok sabırlı olman gerekiyor. Önce çimenlerin üstüne, biraz uzağıma oturmalısın. Ben gözümün ucuyla seni izleyeceğim, sen hiçbir şey söylemeyeceksin. Sözcükler yanlış anlamalara neden olurlar. Ama her gün, biraz daha yakına gelebilirsin.”
Ertesi gün küçük prens yine geldi.
“Her gün aynı saatte gelmelisin” dedi tilki. “Örneğin öğleden sonra saat dörtte gelirsen, ben saat üçte kendimi mutlu hissetmeye başlarım. Zaman ilerledikçe de daha mutlu olurum. Saat dörtte endişelenmeye ve üzülmeye başlarım. Mutluluğun bedelini öğrenirim.

Ama günün herhangi bir vaktinde gelirsen, seni karşılamaya hazırlanacağım zamanı asla bilemem. İnsanın gelenekleri olmalıdır.
“Gelenek nedir?”
“Bu da çok sık unutulan bir şeydir” dedi tilki. “Bir günü diğer günlerden, bir saati diğer saatlerden ayıran şeydir. Örneğin, şu benim avcıların da gelenekleri vardır. Perşembeleri kızlarla dansa giderler. Bu yüzden de Perşembe benim için harika bir gündür. Üzüm bağlarına kadar yürüyebilirim. Ama avcılar dansa herhangi bir gün gitseydi, benim için hiçbir günün özelliği olmayacaktı ve asla tatil yapamayacaktım.”


Böylelikle küçük prens tilkiyi evcilleştirdi. Ve ayrılma vakti geldiğinde “Ah! Sanırım ağlayacağım” dedi tilki. 
“Bu senin hatan” dedi küçük prens. “Ben sana zarar vermek istemedim. Seni evcilleştirmemi sen istedim. 
“Doğru, haklısın” dedi tilki.
“Ama ağlayacağını söyledin!”
“Evet, öyle.”
“O halde bunun sana hiçbir yararı olmadı.”
“Hayır, oldu. Buğday tarlalarının rengini gördükçe seni hatırlayacağım. Şimdi git ve güllere bir kez daha bak. O zaman kendi gülünün evrende eşsiz ve tek olduğunu anlayacaksın. Sonra bana veda etmek için buraya geri döndüğünde, sana hediye olarak bir sır vereceğim.”
Küçük prens güllere bir kez daha bakmaya gitti. 
“Hiçbiriniz benim gülüm gibi değilsiniz. Çünkü henüz hiçbiriniz evcilleşmediniz. Ve siz de hiç kimseyi evcilleştirmediniz” dedi onlara. “Siz tıpkı tilkinin benimle karşılaşmadan önceki hali gibisiniz. Dünyadaki binlerce tilkiden yalnızca biriydi o. Ama ben onunla dost oldum ve şimdi artık o özel bir tilki.”
Güller bu duyduklarına çok bozuldular.
“Evet, güzelsiniz. Ama boşsunuz. Sizin için kimse yaşamını feda etmez. Yoldan geçen herhangi biri, benim gülümün de size benzediğini söyleyebilir. Ama benim gülüm sizin her birinizden çok daha önemlidir. Çünkü ben onu suladım. Ve onu camdan bir korunakla korudum. Önüne bir perde gererek rüzgarın onu üşütmesini engelledim. Tırtılları onun için öldürdüm ( ama birkaç tanesini kelebek olmaları için bıraktım). Onun şikayetlerini ve övünmelerini dinledim. Ve bazen de suskunluklarına katlandım. Çünkü o benim gülüm.”
Bunları söyledikten sonra tilkinin yanına döndü.
“Elveda” dedi.
“Elveda” dedi tilki de. “Ve işte sırrım: Bu çok basit. İnsan gerçekleri sadece kalbiyle görebilir. En temel şeyi gözler göremez.”
“Temel olan şeyi gözler göremez” diye tekrarladı küçük prens. Öğrendiğinden emin olmak istiyordu.
“Senin gülünün diğerlerinden daha önemli olmasını sağlayan şey, ona ayırdığın vakittir” dedi küçük prens.
“İnsanlar bu en önemli gerçeği unuttular. Ama sen unutmamalısın. Evcilleştirdiğin şeye karşı her zaman sorumlusun. Gülüne karşı sorumlusun.
“Gülüme karşı sorumluyum” diye tekrarladı küçük prens, öğrendiğinden emin olmak için. Sonra yoluna devam etti

27 Nisan 2011 Çarşamba

ÖYLE BİR GEÇER ZAMAN Kİ…



Zaman geçebilir, tarzlar, insanlar değişebilir ama efsane devam eder… 
En sevilen şarkılarınızdan biri öyle bir geçer zaman ki? Müzikte zaman yoktur ama…
O benim yazmış olduğum güzel şiirlerden biri, arkadaşlar buldular. Özenerek yazdığım bir parçaydı. Müzik hayatım boyunca baştan savma bir şey yapmadım zaten. 40 yılda, hatta biraz daha az üstünde durarak bitirmiş olduğum birkaç parça vardır. İşimi hafife almıyorum hiçbir zaman, son dönemde bir gecede yazıp ertesi gün kayda giriyorlar. Ne kadar az zamanda yaparsak o kadar başarılı oluruz diye düşünüyorlar. Kaliteli işin zamanı olmaz her daim dinleyici bulur. Zaman tabii ki geçiyor, önemli olan kalıcı olabilmek.
Nasıl başladı bu müzik sevdası?
Sevda gibi de değil aslında, benim ki evin içinden geliyor, aileden. Ama yaradılış da var tabi. Bazen olmadığı da oluyor. Mesela benim kızım müzikle uğraşmıyor. Müzisyen olayım diye de düşünmemiştim. Kolumuzdan tutup sahneye attılar.
Kim teşvik etti sizi?
1957 yılında Alman Lisesi’ndeyken, ağabeylerimiz bizi teneffüslerde dinlemişler. Bizim grubumuzu çalması için Galatasaray Lisesi’nde bir konsere götürdüler. Konsere bizde katılıp söyledik. Ben aslında mühendis olmak istiyordum. Müzik beni bambaşka bir yöne götürdü.
İlk sahneye çıkışınız da bu konserle oldu, Nasıl tepkiler aldınız?
O zamanlar da Rock’n Roll falan yoktu, Türkiye’de bilinmezdi. Ben Rock’n Roll ile girince, salon allak bullak oldu. Gerçekten unutulamayacak bir gündü. İnsanlar ilk defa, canlı olarak Rock’n Roll dinledi. Ondan sonra da, arkası geldi. Öğrenci olduğumuz için okullarda çalmaya başladık. İlk grubumu kurdum.
Profesyonel olarak, ilk sahneye çıkışınızı hatırlıyor musunuz?
Maalesef hatırlayamıyorum. O kadar yoğun senelerdi ki, hatırlamakta güçlük çekerim. O zamanlar pavyonlarda çalıyorduk. Gençler bizim dönemimizde eğlenmek için pavyonlara giderlerdi.
Sizin zamanınızdaki pavyon kavramı daha farklıydı değil mi?
Evet, pavyonlar eğlence mekanlarıydı. Daha derli topluydu bizim zamanımızda. Gruplar pavyonlarda çıkıp söylerlerdi. Şimdiki kulüpler gibiydi.
Sizi etkileyen ve Rock’n Roll yapmaya iten sanatçılar kimlerdi?
Elvis Presley tabi ki. Biz Batı yakasının çocuklarıyız. Salyangoz da satılabilirdi, bizim mahalle de.
Bir şarkınız var, “It’s So Long” diye… Zamanının çok ötesinde bir şarkı. Sizde nasıl gelişti bu tarz?
Zamanla gelişti tabi ki. Bende, müzikle uğraştıkça, bu memlekete daha fazla bir şey yapma fikri oluştu. Ben Rock’n Roll gitarcısı ve sanatçısıyım. İngilizce repertuarım, Türkçe repertuarımdan daha fazladır ama Rock’n Roll’u Türkiye’ye de tanıtmak ve sevdirmek istedim.
Birçok grubunuz oldu ama adınız hep yalnız devam etti. Nedir bu işin sırrı?
Bir sürü grup işi, biraz söylenti gibidir. Küçük, bir plaklık işlerdi bunlar. Benim aslında iki tane grubum oldu. Biri Ritimciler, diğeri de Yeraltı Dörtlüsü; esas gruplarım bunlardır. Şarkıyı söyleyen, aranjmanı yapan, organizasyonu ayarlayan benim. Bu ağırlıkta birinin bir daha gelmesi çok zordur.
Döneminizin ve şimdinin efsanesisiniz. Tarih bunu daha da güzel cevaplandırabilecek. O dönem için The Beatles’a nasıl efsane diyorsak, bizim ülkemizde de Cem Karaca, Erkin Koray gibi efsanelerimiz var. Siz ne düşünüyorsunuz?
Bizim onlardan hiçbir eksiğimiz yok.
Erkin Baba olarak ne zaman anılmaya başladınız?
Çok uzun zamandır. Bende ne zaman başlandığını bilmiyorum ama yaşla ilgili değil. Rock’n Roll’un babası olarak bu lakabı kullanıyorlar. Bizde kolay kolay, müzikte bu sıfatı vermezler.
Batı müziğini doğu müziğine sentezleme fikri nasıl oluştu?
Bu konu uzmanlık alanım olduğu için gelişmiştir. Bir araştırma neticesidir. Araştırmacı bir müzikçiyim. Dolayısı ile benden çıkması doğaldır. İlk başta hep batı müziği dinliyordum. Daha sonra Türkiye’de yaşadığım için Türk Müziği dinlemem gerektiğinin farkına vardım. Çünkü biz çok Batılı yetiştik.
Sizin yaptığınız müzikte bir isyan var. Bu neyin isyanı?
Her şeyin. Somut olarak anlatılacak bir şeyi yok. Çok derin bir konudur bu.
Gençler bu kadar sizi severken, döneminizde de bu kadar sevilirken, devlet neden size bu kadar karşı çıktı?
Hala da öyle. Netice de burası bir Ortadoğu ülkesi. Devletten hiçbir zaman bir beklentimiz olmadı. Hep bizim üstümüze gelmiştir devlet, bizi anlayabildiklerini sanmıyorum. Biz ve bizim gibi insanlar ileriye dönük kişiler, batı medeniyetlerinin yansımasıdır Türkiye’de…
Doğu – Batı sentezi deyince aklınıza ilk hangi parçanız geliyor?
“Şaşkın”… Arabesk bir ritim gözükmesine rağmen, bir taraftan batı kokar… Arabistan’da bile benim “Şaşkın”ı dinliyorlar kendilerininkini değil.
Döneminin bir adım ötesinde bir parça…
Evet kesinlikle. Zaten Araplardan daha iyi yapamazsam, yapmam. Bazı değerleri, onlardan iyi yapmam lazım. İddialı bir insanım. Ben Rock’n Roll’cuyum. Hala sahnede şarkılarımı Rock’n Roll tarzında çalıyorum. Yine gitarlı, orglu…
Sizin efsane bir gitarınız vardı değil mi?
Evet var. Son derece gizli bir yerde saklıyorum. Sahnede değil ama bazen o gitarımı çalıyorum. Yıpranmasını zarar görmesini istemem. (Erkin Koray’ın bir dönem banka kasalarında da saklı, kendisi ile özdeşleşen 1961yılı yapımı Gibson marka, SG kasasında o zamanlar SG adını almamış ve Les Paul Custom olarak geçen bir elektro gitara sahiptir.)
Müzisyen iyi olduktan sonra, enstrümanın pek önemi olmaz herhalde.
Elime ne alsam, ses çıkar…
İlk elektro-bağlama da sizin eseriniz. Farklı bir çalışma.
Evet, bir örnek olsun diye.
Gitar çalıyorsunuz, bağlama neden?
Bağlamacılar bu işi çok geç kavrayacaklardı. Ben hızlansın diye yaptım.
Günümüzden bahsedelim. Bu internetin, korsanın bol olduğu günlerdeki sıkıntılara ne diyorsunuz?
İnternet tüm dünyanın sıkıntısı artık… İleri ki günlerde, umuyorum her şey rayına oturur. Daha hakkaniyetli bir dağıtım yapılabilir.
Günümüz Rock’çılarını dinliyor musunuz? Veliaht diyebileceğiniz birileri var mı?
Çok sevdiğim genç gruplar var, bir sürü. İmkânları da çok fazla olduğu için, Amerika da hangi ses varsa; siz de onu kullanabiliyorsunuz. Dünya standartlarında çalınıyor müzikler. Muhakkak bizim yerimize, ilerde çıkacaktır birileri. Boş kalmaz yerimiz.
İnsanın ruhu yaşlanıyor mu, yaşlanma hissediyor musunuz?
Yaşlanıyordur herhalde, ama ben gayet iyiyim. (Gülüşmeler)
Ruhunuz kaç yaşında?
Hala Rock’n Roll. (Erkin Koray’da ki Rock’n Roll ruhunun hala ilk günkü gibi canlı olduğu, sorumuza verdiği ifadeden oldukça iyi anlaşılıyor)
Geçmişte saçmalık yaptığım dediğiniz konular var mı?
Olmaz olur mu? (Erkin Koray’ın yüzünde hınzır diyebileceğimiz bir gülüş belirdi.)
Sadece Rock’n Roll mu diyorsunuz?
Her zaman ve sadece Rock’n Roll.
Sevgililer günü için bir parça söyleseniz?
Sevince. (gülüşmeler)