21 Şubat 2012 Salı

TÜRKİYE’NİN İLK PAPARAZZİSİ ZOZO TOLEDO

 Renkli bir kişilik Zozo. İlginç bir yaşam öyküsü onunkisi… Tam da hayatımı anlatsam kitap olur dedirten cinsten. Tabutçuluktan, marangozluğa, masörlüğe, en sonunda paparazziliğe uzanan enteresan bir geçmiş. Türkiye’nin ilk paparazzisi olmasının yanında, savaş muhabirliği de yapmış. Zozo bir yetimhanede büyümüş ve altı lisanı anadili gibi konuşabiliyor. Brigitte Bardot, Sean Connery, Sophia Loren gibi pek çok ünlü isimle çalışmış, Ferzan Özpetek’in filmlerinde oynamış renkli bir karakter. Mavi gözleri, küpeleri yüzükleri, aksanlı konuşması ile şahsına münhasır biri. Zozo hala boynunda ünlülerin kendine hediye ettiği kolye uçlarını hatıra olarak taşıyor. Biz Büyük Kulüp Dergisi olarak hiç araya girmeden, bu ilginç hayatı, kendi sözcükleri ile sizlere iletiyoruz. Dinlemenin bize keyifli geldiği kadar. Okumak da size keyifli gelecek…
“On üç yaşına kadar yetimhanede kaldım”
1937 senesinde İstanbul Tophane Karabaş mahallesinde dünyaya geldim. Babam İspanyol’du. 1944 senesinde öldüğünde ben yedi yaşındaydım. Annem Büyükada Yetimhanesi’nin Müdürünün Karısına elbise dikerdi. Annem diyor ki müdüre “N’olur benim oğlumu da al oraya, benim okutacak param yok.” Düşünün bir Yahudi, Rum yetimhanesinde. Orada hem tabak yıkıyorum hem okuyorum. Herkes beni çok severdi. Annem elbiselerimi tertemiz yapardı. Müdür derdi ki, geldiği zaman Patrik’e sen bakacaksın.13 yaşına kadar yetimhanede kaldım.
“Ben sevimli bir çocuktum.”
Pazar günü Rumlar kuzu getirir yetimhanede fakir çocuklar ile birlikte yemek yerdik. Ben sevimli bir çocuktum. Oraya gelen kadınlardan biri benden bir parça et istedi. Bende gittim içerden ona güzel bir parça et buldum. Kadın benden su istedi bende müdürün dolabından gittim kadına soğuk su buldum. Hiç unutmam kadın bana on lira verdi. Kadın daha sonra müdür ile konuşmuş ve beni evlatlık istemiş. Müdür beni çağırdı. “Sen Musevi çocuksun. Biz buradaki çocukları bir süre sonra İstanbul’a, okula yolluyoruz. Ama seni ben oraya koyamam, o yüzden 13 yaşından sonra seni yollayacağım,” dedi. “O zaman gelince yollarsınız,” dedim. “Yok, bak bu kadın seni evlatlık istiyor,” dedi. “Benim annem var ya!” dedim. Ve beni evlatlık verdiler. Kadının ismi Eleni’ydi. Kocası Kumbaracı Yokuşu’nda tabutçuluk yapıyordu. Bende yanında çalışmaya başladım. Akşamları da kadının alışverişlerini yapıyordum. Kadın bana para verirdi sinemaya giderdim.
“Korkudan aylarca konuşamadım”
Bir akşam çok iş var diye mesaiye kalmıştık. Orada çalışan ustalardan birisi, ben tabut çakarken gizlice arkamdan yanaşıp, hayalet numarası yaparak beni korkuttu. Benim o anda dilim tutuldu, korkudan aylarca konuşamadım. Annem beni yanına geri aldı. Zavallı annem beni Beykoz’da hocalara götürdü iyileşeyim diye. Ortaköy’de bir Yahudi Havrası vardı. Oradaki kadın bir metre boyundaydı. Beni görünce bana “gel oğlum” dedi. Kadını görünce korkudan dilim açıldı. Daha sonra bir marangozun yanında çalışmaya başladım. Fakirdik çalışmak zorundaydım. Yarım kilo kıyma alır içine iki ekmek koyar, öyle köfte yapardık. Dört gün o köfteyi yerdik. Marangozun yanından da usta sürekli beni dövdüğü için ayrıldım. Marangozdan çıktım kunduracı oldum. Kunduracılığı bıraktım. Atlas Sineması’nda gazozcu oldum. Gazoz ve penguen dondurma satıyordum.
“Aliki Vuyuklaki aldı beni Yunanistan’a götürdü.”
O zamanlar meşhur yunanlı sanatçı Aliki Vuyuklaki vardı. Vuyuklaki’ye “Karşı sinemada bir çocuk var. O Rumca biliyor” demişler. Vuyuklaki de beni çağırmalarını istemiş. Ben onun getir götür işlerini ve tercümanlığını yapıyordum. O zamanlar bütün gazinolar Rum’du. Gazinoda onunla bir buçuk sene çalıştık. Artık yaşım 17-18 olmuştu. Aliki Vuyuklaki aldı beni Yunanistan’a götürdü. Kadın beni çok seviyordu. Daha sonra bir aktrisle evlendi. Kocası beni kıskandı istemedi. Aliki Vuyuklaki “ Ya sen gideceksin yada kocam beni terk edecek seni istemiyor” diyince ben de İstanbul’a geri döndüm. Tekrar Atlas Sineması’nda penguen satmaya başladım.
“İstanbulspor’da masör oldum“
O zamanlar Beyoğlu Jimnastik Kulübü vardı orada jimnastik yapardım, tek Yahudi atlet bendim. Rumca bildiğim için beni aldılar kulübe. Galatasaray’ın masörü de vardı orada. Ona gittim dedim ki “ Çantanızı da taşırım. Yeter ki beni de maçlara götürün” beni maçlara götürmeye başladı. Ben de bu sayede Galatasaraylı oldum. Hem çantasını taşıyor hem de ona yardım ediyordum. Masörlüğü ondan öğrendim. İstanbulspor’da masör oldum.
“Akşam Gazetesi beni İspanya’dan geldi diye tanıttı”
O yaşlarda kulüplere, diskoteklere gidiyordum. Ajda Pekkan’la, Gönül Yazar’la filan tanışıyorum. Derken bir gün biz dört arkadaş Büyükada’dayız. O sene de Avrupa Güzellik Yarışması Büyükada’da yapılıyor. İçeriye girmek istiyorum, giremiyorum. O dönem sinemada gazoz satıyordum. “ Bak maceralara bak” Taksim’de bir şipşakçı vardı, Yorgo diye bir Rum, gazeteci aynı zamanda, ben de ona resim çektirirdim bazen. Güzellik yarışmasına giremiyorum, baktım Yorgo orada. “Bunun parasını versem beni içeri sokar mısın?” Bana makinesini verdi, “Gazeteciyim de, gir içeri,” dedi. “Parayı vereyim,” dedim, almadı. Ben de “Bak bu akşam burada çok eğlence olur ama son vapur 10′da. Bende kalırsın,” dedim. Kabul etti. İki kişilerdi. Akşam Gazetesi’nden Abbas Koralı, bir de Yorgo. Bu arada HYPERLINK “http://arama.sabah.com.tr/arama/arama.php?query=T%FCrkiye” Türkiye güzeliyle, İspanyol güzeliyle, İtalyan güzeliyle resim çektiriyorum yan yana.
Sonra sabah onları vapura bıraktım. Yarışmadaki resimleri rica edince bana pazartesi günü gazete gel al dediler. Abbas Akşam Gazetesi’nin muhabiriydi. Gittim yanına, beni görünce sevindi. Beni orada İspanya’dan geldi diye tanıttı. Abbas bitirim, ben bitirim. Şiveli de konuşuyorum ya… Müdür de “Ben Madrid’e, Barselona’ya gittim,” filan diyor. Bir şey sorsa yandım. Ben Tophane’de dünyaya gelmişim. Derken kafadan attım, “Siz Toledo’ya gittiniz mi?” dedim. “Yok, bilmiyorum,” dedi. Soyadım Toledo ya, öyle attım. Ümit Deniz istihbarat şefimizdi. Çok güzel bir adamdı. O zaman Cahide Sonku ile evliydi. Doğan Can da Akşam’daydı. Akşam Gazetesi dönemin en iyi gazetesiydi Abbas benden beklememi isteyip işe gitti. Ben orada beklerken yarım saat sonra telefon çaldı. Benden rica ettiler. Beyoğlu Atlas Sineması’nın üstünde küçük sahne açılıyordu, Muhsin Ertuğrul. Açılışta benden fotoğrafları çekmemi istediler. Sadri Alışık ve Çolpan İlhan’ın…
“Fotoğrafları görünce bakın İspanyollar ne güzel fotoğraf çekiyor dediler.”
Beni açılışa gönderdiler ama ben daha önce hiç fotoğraf çekmemişim. Makineyi kullanmayı bilmiyorum. Bende Fotoğrafçı Yorgo’ya gittim. Ona on lira verdim ve benimle gelip fotoğrafları çekmesini istedim. Birlikte açılışa gittik. Adam fotoğraf çekiyor bende numaradan röportaj yapıyordum. Gazeteye fotoğrafları götürdüm. Fotoğrafları görünce “Bakın İspanyollar ne güzel fotoğraf çekiyor” dediler. Abbas’a rica ettim beni yanına alması için. Abbas gecelere gidip resim çekiyordu. Ona zor geliyordu gece çalışmak. Sen fotoğrafları çekip bana getir dedi. Ekspress gazetesi vardı. Gece fotoğraflarını onlara veriyordum Malik Yolaç vardı. Hem milletvekiliydi hem de Akşam Gazetesi’nin sahibiydi. Ümit Deniz ve Malik Yolaç beni yakaladı, fotoğraf yıkarken. “Ne yapıyorsun bu fotoğrafları?” dediler, “Ekspres’e veriyorum,” dedim. “Niye bize vermiyorsun?” dediler. Derken Akşam Gazetesinde Gece Hayatı Magazin yapmaya başladım.
“Senin adın Zozo olacak”
Sonra bana dediler “Senin adın Zozo olacak”. “Aaa dedim Zozo kadın ismi”. Zozo Dalmas Atatürk’ün Selanik’teki sevgilisi. Onunla röportaj yapmaya gittim Selanik’te. Atatürk ile ilkokulu beraber bitirmiş. Atatürk daha sonra Kuleliye geliyor. Kadın altmışbeş yaşındaydı. Atatürk’ün resimleri olan bir albümü vardı “Atatürk kısa boyluymuş be”… Ama kadın vermedi ki bana albümü… Birlikte plajlara gitmişler. Bir kadın vardı Atatürk’ün görüştüğü, opera okuyordu. Maria Callas’dan öğrenmiş. Park Otel’de Atatürk’ün dizlerinde otururmuş. O zaman zengin Yahudiler ve Rumlar öğleden sonra Park Otel’de oturmaya giderlermiş. Bir gün Atatürk, kadını bir Yahudi’nin dizinde otururken görüyor. Ne kadar saygılı bir adammış. Adamın üstüne sandalyeyi fırlatmamış ve aynayı kırmış Atatürk. Şimdi o ayna Pera Palas’ta Atatürk’ün odası var orada duruyor. “ Bak maceralara bak”
“Zeki Müren buldu Hafta Sonu ismini”
Derken Akşam Gazetesi’nde gece hayatı yapmaya başladım. Bu arada “Topkapı” filmi çekiliyordu. Oyuncuları İstanbul’daydı. Aynı zamanda İran Şahı’nın karısı Süreyya da burada. Şah’la çocuk yapamıyor diye ayrılmışlardı. Filmin oyuncularından Maximilan Shell ve Süreyya aynı yerdeydiler bir gün. Onları çekmeye gittik. Hürriyet o zaman haber ajansıydı. Hürriyet’ten bir çocuk onları öpüşürken çekti. Sonra adamla kavga etmeye başladılar. İkisi de kan içinde kaldı. Ben de bir yandan kavga ederlerken onların fotoğraflarını çekiyorum. Sonra o fotoğrafları Hürriyet’ten istediler. Böylece Hürriyet’e transfer oldum. Ve benim oraya gidişimle Hafta Sonu Dergisi doğdu. Zeki Müren buldu “Hafta Sonu” ismini. Ve ben Hafta Sonu’nda 18 sene çalıştım. Ben Süreyya’nın fotoğraflarını çekmiştim ya! Bütün Avrupa’ya dağılıyor bu fotoğraflar. Sonra ben bütün dünyadaki ajanslar ile çalışmaya başladım. İstanbul’da ne olursa ajanslara yolluyordum.
“Amerikalılar İsrail üniforması ile savaşıyordu”
Derken altı günlük İsrail Harbi çıktı. Ben de Yahudiyim ya! Hürriyet beni İsrail’e yolluyor. 84 gün Harp Muhabiriyim. Ölmedim ama. İsrail Amerika desteği ile altı günde bütün Arap memleketlerini aldı. İki memleket kaldı. Biri Kral Faruk yani Mısır, diğeri de Ürdün Kralı. Kral Faruk Amerika’ya “ Durdur şu Yahudileri, yoksa benzinini keserim” dedi. Öteki taraftan Irak diyor ki “Durdur Yahudileri yakarım yoksa seni” dedi. Öyle bitti savaş. Daha sonra Çek ve Rusların savaşı başladı oraya gittim. Tankların altında resimlerim var. Çekiyorum ama ölmüyorum, ölmedim ben. Çekoslovakya’da 26 gün kaldım. Çekoslovakya’dan geldim Paris’teki ayaklanmalara gittim. Uçakla da yollamıyorlar ki otobüsler, terenler ile gidiyorsun. Dedim ki döndükten sonra “Ben bırakıyorum bu işi”
Tekrar magazin işine geri başladım. Bana derlerdi ki. Git bugün şu isim çıplak poz verecek. Saatlerce beklerdik. Hülya Koçyiğit, Filiz Akın ve Türkan Şoray hariç birçok ismin çıplak resimleri var. İsim vermek istemiyorum. Evlere gidip çekerdik resimleri. Akşama kadar Divan Oteli’ne ünlü kadınlar gelirdi saçlarını yaptırmaya. Ben de onlardan randevu alır evlerine giderdim. O zaman Hafta Sonu’nun Yazı İşleri Müdürü Ergin Tezel ve İstihbarat Şefi Ülkü Ağabey vardı. Ergin Tezel’in cinsel tercihleri farklıydı. Yağmurlu bir akşam, Belma Simavi ve Erol Simavi dışarıda kalıyor ve eve dönmek yerine Ayaz Paşa’daki yerlerine gidiyorlar. Ayazpaşa’da Engiz Tezel’i üç dört tane adam ile yatakta buluyorlar ve Erol Simavi Hafta Sonu’nu kapatıyor.
Erol Simavi o zaman Gönül Yazar ile birlikteydi. Hafta Sonu kapanınca ben de Gönül Yazar’,ın menejeri ve fotoğrafçısı oldum. Erol Bey “Gönül’e” göz kulak ol yanından ayrılma diyerek beni onunla çalıştırıyordu.
“Özal ile Çin’e kadar gittim”
Erol Simavi siroz oldu ve Gönül Yazar’la İsviçre’de yaşamaya başladı. Bana dedi ki “Hafta Sonu kapandı ne yapacağız senin için Zozo?” Ben de dedim “Tekrar açalım. Sonra Hafta Sonu tekrar açıldı. Çetin Emeç’i de Hafta Sonu’nun başına aldık. Her sene tüm dünyada film festivallerine giderdim. 35 sene Cannes Film Festivali, Venedik, Berlin Film Festivali… Japonya’ya kadar gittim. Bakanlar ile çalıştım. Özal ile Çin’e kadar gittim. İngiltere’ye gittim. Kraliçe Elizabeth’in elini öptüm. Beş tane olimpiyata gittim. İspanya Kralı’nı orada çektim. Yunan Kralı ile resimlerim var.
“Brigitte Bardot, Sean Connery, Sophia Loren”
Monte Carlo’da Grace Kelly’nin fotoğraflarını çektim. Saraya gittim. Ama ben, fotoğraflarını çektiğim kişilere, fotoğraflarının yer aldığı mecmuaları yollardım. Brigitte Bardot, Sean Connery, Sophia Loren.. Hepsi ile tanışma ve fotoğraflarını çekme fırsatı buldum… İtalya’daki aktrislerin hepsinin fotoğraflarını La Chita diye bir stüdyoda çekerdim.
“Ben Ferzan Özpetek, burada film akademisinde okuyorum.” 
Rai Uno, İtalyan televizyonundan bir gün bana geldiler. Dediler “Biz İstanbul’da bir film çekmek istiyoruz. Bize yardımcı olu r musun? Bize gece çalışan bir adam lazım”. “Tabi yardımcı olurum. İşte o adam benim” dedim. İki ay sonra bana bir telefon Rai İtalia’dan .”Zozo bir biletiniz var Roma’dan” diye. Roma’ya gittim. İtalyanlar ile filmde oynadım. Biri geldi yanıma dedi ki “ Zozo Bey merhaba” . “Siz Türk müsünüz? dedim. “Ben Ferzan Özpetek, burada film akademisinde okuyorum.” dedi. Ben de ona dedim ki “Bir gün Türkiye’ye çok büyük bir rejisör olarak geleceksin. Türkiye’ye gelirsen eğer bende kal” İki sene sonra Türkiye’ye geldi. Hamam Filmi için. Ben Hamam filminde oynadım. İlk filmimdir benim. İkinci filmim ise “Harem Suare”. Harem Suare’de kralı oynadım. Üç tane filmde oynadım. Daha da çağırıyor ama gidemiyorum ki! Tekrar hafta sonuna dönecek olursak. Hafta Sonu’ndayken bir yazı için Çetin Emeç’le tartıştım.
“Bütün dünya festivallerine gidiyordum”
Ve Günaydın Gazetesi’ne geçtim. Bu sefer benimle beraber Saklambaç doğdu. Saklambaç’a hem dedikodu veriyorum, hem fotoroman yapıyorum. Sonra Sabah grubunda devam ettim. Dinç Bilgin döneminde de oradaydım. Vizon Dergisi’ne de bakıyordum. O zamanlar Zafer Mutlu’yla Dinç Bilgin tavla oynardı, 100 dolarına. Ben de onların yanındaydım çok zaman, severlerdi beni. Kim kazansa 100 doları bana verirlerdi. O ara bütün dünya festivallerine gidiyordum işte. Çetin Emeç öldükten sonra Hürriyet beni geri aldı bir dönem. 40 yaşıma gelmiştim. En son da VIP’e geçtim işte. O zamanlar da magazinci çocuklara yardım ederdim, şimdi de ediyorum. Çünkü beni sokuyorlardı her yere. İyi yazardım bir de. Dedikodu yazmazdım fazla. Dedikoduyu da iyi bir şekilde yazardım yani. Magazinde yönetici olmak da istemedim çünkü ben halk çocuğuydum. Yazmayı, çekmeyi seviyordum. Bundan 15 sene önce paparazzi filan da yoktu. Sonra bu kavram çıktı ortaya. Ve bizim kapılar kapandı. Basına kapalı oldu her yer. Böylece bizim bütün eski çocuklar hep dışarıda kaldık. Ama çok şükür yine giriyoruz pek çok yere.

20 Şubat 2012 Pazartesi

DİKKAT! TEHLİKELİ MADDE

Turhan Yükseler, Türkiye’de yetişmiş olan müzik dâhilerinden biri… Ender bulunan bir kulağa sahip… İstisnai bir şekilde küçük yaşta konservatuara alınması ile başlayan müzik hayatında önemli başarılara imza atmış. Müzisyen olunmaz, müzisyen doğulur sözünün yaşan bir kanıtı olan Turhan Yükseler, Eurovision tarihinin en genç orkestra şefi, Türkiye’ye müzik yarışmalarında uluslararası anlamda ilk birinciliği getiren isim. Bir çok ünlü ismin müzik direktörü. Uzun yıllardır MFÖ ile birlikte sahne çalışmaları devam ediyor. Şu anda ise gönlünde her zaman yatan müziği, Rock’ı Tehlikeli Madde adıyla kurdukları grupta yapıyor. Tehlikeli Madde yaptığı coverlar ile eski dönem Rock’ı modernize ederek, işte Rock budur dedirtiyor… Rockerlar Tehlikeli Madde’yi mutlaka dinlemelisiniz…












Müziğe nasıl başladınız?


Ailem müziğe olan yeteneğimi, ben üç buçuk yaşında iken fark etmiş. Notaları takip edip, tempo tutuyormuşum. Zeki Müren’in bir 78’lik bir taş plağı varmış, onu dinleyip ağlarmışım. Duygusal bir çocuk olduğum için müzisyen olabileceğimi düşünmüşler. Babam bendeki müzik ve ritim kulağını keşfedince beni dönemin konservatuar müdürünün yanına götürmüş. Konservatuarda beni sınava almışlar ve kazanmışım. Benim kulağım Absolute’tur .






“Parmaklarım çok küçük olduğu için solfej ile eğitime başlamıştım”






Ne demektir Absolute kulak?


Her türlü sesi duyma yeteneğidir. Müzisyenlerde ritim duygusu ve sesleri ayırt edebilme yeteneği ayrı ayrı bulunur. Bu iki kavram farklıdır. Bende ikisin de fazlasıyla mevcut bulunduğunu tespit etmişler. Bunun üzerine istisnai bir şekilde dört buçuk yaşında konservatuara piyano, bölümüne girdim. Hatta parmaklarım çok küçük olduğu için solfej ile eğitime başlamıştım. Sınıfları ikişer, ikişer atladım. Ortaokula başladığımda piyano bölümünün sonuna gelmiştim.






Okuma yazma öğrenmeden nota okumayı öğrendiniz …


Aslında ben okuma yazmayı da üç buçuk yaşında öğrenmişim. Daha okula gitmeden ansiklopedilerin yarısını devirmişim.






“Arkdaşlardan borç harç toplayarak kendime Framous marka bir gitar aldım”






Piyano dışında farklı enstrümanlara da ilginiz oldu mu?


Underground müziğe de ilgi duyuyordum. Led Zeplin, Deep Purple, gibi gruplar vardı. Gitar ağırlıklı müzikler yapıyorlardı. Ben de benim enstrümanım gitar demeye başladım. Arkadaşlardan borç harç toplayarak kendime Framous marka bir gitar aldım. Kulağım çok iyiydi. Saza hakim olmak olmasa da, adresleri ile tanıştım. Ancak tekniğim yetmiyordu. Piyanoyu bırakıp üç sene boyunca çalmadım. İstediğim sesleri gitarda çıkaramayınca da piyanoya geri döndüm.






“Grubun orgcusu kaçmış. Kaçan Orgcu da Garo Mafyan”














Zamanında Garo Mafyan kaçmış, onun yerine gruba siz gelmişsiniz. Doğru mu?


Nino Ferrer diye Fransız bir şarkıcının Mirza isimli bir parçası vardı. Orada ilahi bir org sesi geliyordu. “ Vay canına!” dedim. Müzik mağazalarını gezip parçada çalan Hammered marka orgu aramaya başladım. Bulamadım tabii ki. Türkiye’deki en iyi orgdan sivrisinek vızıltısı gibi bir ses çıkıyordu. Bana Barok Altılısı diye bir gruptan bahsettiler. Grubun orgcusu kaçmış. Kaçan Orgcu da Garo Mafyan. Orgcu arıyorlarmış. Aslında bu tabiri de pek sevmem ya! Ancak o zamanlar öyle deniliyordu. Orgları da Hammered markaydı. Böylece aradığım orgu bulmuş oldum. Benim önüme nota koydular, anlayamıyordum. Müzikte Armoni şifre diye bir şey vardır.






Nota okumaktan farkı nedir armoni şifrenin?


Armoni şifrede her harfin bir karşılığı vardır armonik sisteme göre. Ben hiçbir şekilde anlamıyordum Notaları basmasına basıyorum ama armoni şifre karşıma geldiği zorlanıyordum. Fakat bendeki ışığı görmüş olsalar gerek, bu çocuğu yola getiririz dediler. Bu arada Adil Aktunç’da gruptaydı biz de çalışmalara başladık. Adil beni org ile grubun repertuarlarına çalıştırıyordu.






“Adil’i gruptan nasıl ayağını kaydırır da Özkan’ı alırız diye düşünüyorum.”






Bir el alışkanlığınız var ayrıca…


Türkiye’de Hammered yoktu, kimse görmemiş böyle bir şey. Rüyada gibiydim. Adil’in bu konuda büyük desteğini gördüm. Bu arada benim başka bir grubum daha vardı. Orada da M.F.Ö’den Özkan ile aynı gruptayım. Özkan da bizim grupta bas çalıyor ve benim de çok iyi bir arkadaşımdı. Çok da beğeniyorum Özkan’ın çaldığı bası… Ben de gruba dahil olup olmama aşamasındayım ve Adil’i gruptan nasıl ayağını kaydırır da Özkan’ı alırız diye düşünüyordum.






Adil Aktunç’u gruptan ekarte etme düşüncenizi gerçekleştirebildiniz mi?


Özkan bana soruyordu, ben de “Parçalar enkaz zaten, muhakkak bir yolunu bulur seni de alırız gruba” diyordum… Çalmaya başladıktan sonra gördüm ki; durum hiç de benim düşündüğüm gibi değil. Parçaların farklı ve modern, başka bir müzik kalitesi var. Adil’in zamanlaması, tuşesi ve enstrümanına hakimiyeti çok iyi. Dedim ki; “Vay canına, Özkan böyle çalamıyor ki!”. Adil’i dinledikçe önünde saygı ile eğildim. Sonra Özkan ile konuştum “Özkancığım havada bulut, sen bu işi unut” dedim.






“O dönemde yüreğimi biraz acıtan bir olay ile karşılaştım.”






Daha sonra neler yaptınız?


Zaten o dönemde süratle yol almıştım. Artık elimin altında orkestra da vardı. Yazıyordum, çiziyordum. Yurdaer Doğulu ile çalışıyordum. Parçaların düzenlemelerini yapıyordum. O dönemde yüreğimi biraz acıtan bir olay ile karşılaştım.






Nedir bu olay?


45’likler vardı bizim zamanımızda. Ben de aranjmanları yapıyordum. Ancak plaklarda adım yazmıyordu. Yurdaer ağabeye sorduğumda bana matbaadan kaynaklanan bir hata olduğunu söylüyordu. O dönemde telif hakları da yoktu. Ben sadece isim yapmak istiyordum, maddi olarak bir isteğim yoktu. Amacım adımı duyurmak ve tanınmaktı. Bir süre sonra bazı plaklarda adım geçmeye başladı. Daha sonra stüdyo müzisyenliğine adım attım. Sonra dönemin ünlü aranjörleri kayıtlarında beni çağırmaya başladılar.






Fikret Kızılok ile de müzik adına bir beraberliğiniz olmuştu…


Fikret Kızılok ile de o dönemde tanışmıştım. Birlikte Tehlikeli Madde diye bir grup kurduk. İsmi Tehlikeli Madde’ydi ama tehlikeli bir müzik yapmıyorduk. Fikret Kızılok’un bana en büyük katkısı Timur Selçuk ile tanışmış olmamı sağlamıştır. Timur Selçuk bu ülkede takdir ettiğim ender müzisyenlerden biridir. Çok iyi dost ve arkadaş olduk. Tekniğim ve kulağım çok iyi olduğu için aklınıza gelebilecek her aranjör ile çalıştım. Rocker dönemim bir buçuk sene sürdü ve ben de eski çalışmalarıma devam ettim.






Eurovision çalışmalarınız ne zaman başladı?


1979 senesinde Eurovision’a bir beste yaptım. Şarkıcı olarak Çetin Alp’i seçmiştim şarkıcı olarak. 214 parça arasında birinci oldu. Ancak finalde birinci olamadım ve Türkiye farklı bir parça ile katıldı. Ben de o zaman beddua ettim. “Ben yarışmaya katılamıyorum, inşallah onlar da katılamaz ” diye. Arap- İsrail savaşı patlak verdi. TRT bu sene Eurovision’a katılmıyorum diye karar aldı.






“Eurovision tarihinin en genç orkestra şefi”






Sizi pek kızdırmamak gerek…


Eveet… Bana yar olmadı kimseye yar olmasın… Sonra seksen yılında beni çok başarılı buldular. Hatta gazetelerde yazdı “Eurovision tarihinin en genç orkestra şefi” diye. Seksen yılında beni Ajda Pekkan’a besteci olarak seçtiler. Beş tane besteci seçilmiştik ama benim bestem yerine Petrol birinci oldu. Kuzgun’a yavrusu anka görünürmüş, ben de çok beğeniyordum parçamı, Ajda da öyle ama olmadı.






“Ülkeye ilk uluslar arası anlamda birincilik getiren müzisyenim.”






Yine beddua etmediniz değil mi?


Bu sefer etmedim ama şarkıya Mercedes’in at arabası ile çekildiği bir klip yaptılar. Avrupa kamuoyunda büyük tepki gördüğü için Ajda o sene pek başarılı olamadı. Kuşadası Altın Güvercin müzik yarışmasına 15-16 sene hem orkestra şefi olarak hem de besteci aranjör olarak katıldım. Uluslararası Çeşme Müzik Yarışması dört beş sene kadar yapıldı. Ülke adına iki birinciliğim oldu. Parçanın birini Neco, diğerini de aşkın Nur Yengi söylemişti. Ülkeye ilk uluslar arası anlamda birincilik getiren müzisyenim. TRT kurumu da beni hem şef, besteci ve aranjör olarak seçti. Diğer yarışmacıların tepkisi yünden bestecilikten feragat ettim.






Yeni bir albüm düşünüyor musunuz?


Yeni bir albüm yapmam ama single çıkarmayı düşünüyorum. Müzik direktörlüğünü yaptığım bir iki grup var. Turhan Yükseler Band ve Kapris.






Benim Rock müziğe ayrı bir ilgim var dediniz. Bir Rock albümü düşünmez misiniz?


Fikret Kızılok ile kurduğumuz Tehlikeli Madde, tehlikesiz olarak kaldığı ve grubun isim babası ben olduğum için, bu grubu yeniden kurma kararı aldım. Ülkemizin önde gelen enstrümanistleri ile birlikte bir grup oluşturduk. Hendrix’i coverlayıp kendimize göre bir repertuar yaptık. Çok az da Deep Purple var içinde. Bu isimler benim gençliğimin ilahlarıdır.






Grubunuzda kimler var?


Repertuarımız onların şarkılarından oluşuyor. Klavyede ben, Basta İsmail Soyberk Davulda Bülent Ay, Gitar Uluğ Özkan. Gitar Vokalde Çağdaş Özmen bulunuyor. Geçmişlerin soundunu günümüz ile yansıtıyoruz. İki parçalık bir single hazırlayacağız. Kadıköy Woodstock’da konserlerimiz oldu. Olumlu tepkiler aldık. Kaliteli bir grup ve çalışmalarımızı sürdüreceğiz.





11 Ağustos 2011 Perşembe

ÇANLAR AMY İÇİN ÇALDI


Kabarık siyah saçları, siyahi caz şarkıcılarını aratmayan sesi, sansasyonel hayatı, uyuşturucu ve alkol bağımlılığıyla gündemden düşmeyen İngiliz şarkıcı Amy Winehouse’un ölüm haberi tüm müzik dünyasını ve sevenlerini yasa boğdu.

“KARANLIĞA GERİ DÖNDÜ”
 “ Back to black”
Şair John Donne'ın bir katedralde başrahip olduğu dönemdeki vaazlarından birinde "Ada değildir insan, bütün hiç değildir bir başına; anakaranın bir parçasıdır, bir damladır okyanusta; bir toprak tanesini alıp götürse deniz, küçülür Avrupa, sanki yiten bir burunmuş, dostlarının ya da senin bir yurtluğunmuş gibi, ölünce bir insan eksilirim ben, çünkü insanoğlunun bir parçasıyım; işte bundandır ki sorup durma çanların kimin için çaldığını... Çanlar senin için çalıyor” demiştir
Her bir yaşamın kayboluşunda bu söz gelir aklıma... Birini kaybettiğimizde kendimizden de bir parça kaybederiz. Hayatı ve ölümü sorgularız... Neden yaşadığımızı? Kim olduğumuzu? Hepimiz bir şekilde hayata tutunmaya çalışıyoruz. Kimimiz bunu başarıyor, kimimizde yitip gidiyor. Ölümsüzlük bir seçenek olsaydı bunu değerlendirir miydik bilmiyorum ama en azından bir durup düşünürdük. Yazarların,heykeltıraşların,müzisyenlerin,bilim adamlarının,düşünürlerin,politikacıların hatta ebeveynlerin uğraşları ve geride bıraktıkları hep bir ölümsüzlük çabası değil midir?
Kendileri şu anda fiziken aramızda varolmasalarda eserleri ile ölümsüzleşen pek çok isim sayabiliriz. Amy Winehouse da bu isimlerden biri...
Amy Winehouse aramızdan ayrıldığında çanlar bu kez onun için çaldı. Amy  şarkısında da söylediği gibi “Karanlığa geri döndü”...
Sanırım hepimiz bir şekilde bunun olabileceğini biliyorduk ve korkuyorduk. Belgrad konserinde de bunun sinyallerini vermişti...  Sahnede darmadağın bir halde “Berbat bir haldeyim, İyi olmadığımı biliyorsun” diyordu. Ve sonrası iptal edilen İstanbul konseri... Çok süre geçmeden de aldığımız ölüm haberi. Aslında o da biliyordu... Hayatına son vermeden önce asla ölmeyeceğini... Belki, cesareti de çaresizliği de bu yüzdendi...

AMY JADE WİNEHOUSE, İNGİLİZ SOUL, CAZ VE R&B BESTECİSİ VE ŞARKICISI. 

14 Eylül 1983 yılında, kendisiyle aynı müzik sevgisini paylaşan eczacı bir annenin ve taksi şoförü bir babanın kızı olarak, Londra’nın kuzey bölgesindeki Southgate’te dünyaya geldi. Southgate’in varoşlarında büyüyen Winehouse, çoğu caz müzisyeni olan akrabalarının da etkisiyle müzikle ilgilenmeye başladı. Eğitimine Southgate School’da başlayan Winehouse, daha sonra Ashmole School’a gitmek için okulundan ayrıldı. 

13 yaşına geldiğinde ilk kez kendi gitarına sahip oldu ve bir sene içinde kendi bestelerini yapmaya başladı. Bu yıllar aynı zamanda Winehouse’un uyuşturucuyla tanışmaya başladığı yıllar oldu. 

20 Ekim 2003 yılında, yapımcılığını Salaami Remi’nin üstlendiği albümü “Frank” albümü yayınlandı. Genel olarak caz etkileşimlerinin yer aldığı bu albümdeki bestelerin tamamının yapımında Winehouse’da etkin rol üstlendi. Winehouse, iyi eleştiriler alan bu albümle adından söz ettirmeye başlamış oldu. “Frank” albümü ile 2004 yılında, İngiletere’nin en iyi kadın solisti ödülüne aday oldu. Aynı yıl Ivor Novello beste yarışmasında, en iyi modern beste ödülünü kazandı. 

İlk albümün yayınlanmasının ardından yaklaşık 18 ay boyunca beste yapmayan Winehouse, tekrar çalışmaya başlayarak 30 Ekim 2006 tarihinde “Black to Black” albümünü, yine Salam Remi’nin prodüktörlüğünde yayınladı. Bu albüm İngiltere listelerinde farklı zamanlarda bir numaraya çıkarak büyük bir başarı yakaladı. Black to Black albümünün ardından gelen single çalışmalarından “Rehab”, ulusal listelerde 7 numaraya kadar yükseldi. Aynı yıl MTV Müzik Ödülleri’nde gerçekleştirdiği performans sonrası bu şarkı, Time dergisi tarafından 2007 yılında, yılın en iyi on şarkısından biri olarak gösterildi. 

8 Ocak 2007 tarihinde, aynı albümün ikinci single çalışması olan “You Know I’m No Good”u yayınlayan Winehouse’a şarkının rap vokallerinde Ghostface Killah eşlik etti. 

Albümlerinin Amerika Birleşik Devletleri’nde yayınlanmasının ardından, uluslararası ünü daha da artan Winehouse, bu ülkede yakaladığı başarı ile bir ilke imza atarak, gelmiş geçmiş en iyi çıkış yapan yabancı kadın vokal olarak nitelendirildi. 
Winehouse, zaman zaman önemli kadın müzisyenler, soul müziğin popülaritesinin artışında etkisi olanlar ve İngiliz müziğini yeniden canlandıranlar arasında gösterildi. Kendine has saç ve kıyafet stili, Karl Lagerfeld gibi moda tasarımcılarına ilham kaynağı oldu. Şarkıcının uyuşturucu ve alkol bağımlılığı sorunları, 2007'den ölümüne kadar haberlerde düzenli olarak yer aldı. Boşandığı eşi Blake Fielder-Civil ile birliktelikleri esnasında çeşitli nedenlerle sık sık yasal sorunlar yaşadılar ve eşi kısa bir süreliğine hapse girdi. 2008'de Winehouse, kariyeri ve hayatını tehdit eden bir dizi sağlık sorunu ile karşı karşıya geldi.
Winehouse, Londra'daki evinde 23 Temmuz 2011 tarihinde ölü bulundu; polis, ölüm nedeninin henüz bilinmediğini açıkladı. Ailesi ve arkadaşları, 26 Temmuz 2011'de cenazesine katıldı. Daha sonra cesedi Golders Green Crematorium'da yakıldı.


Albümleri : 
2006 Black to Black 
2003 Frank 
Ödülleri : 
2008 – Grammy Ödülleri; En İyi Pop Vokal Albümü adaylığı, En İyi Kadın Pop Vokal Performansı adaylığı, En İyi Yeni Şarkıcı adaylığı, En İyi Şarkı (Rehab) adaylığı, Yılın Albüm adaylığı. 
2008 – Brit Awards; En İyi İngiliz Şarkıcı Ödülü adaylığı. 
2007 – Vibe Awards; Yılın Sanatçısı Ödülü adaylığı. 
2007 – MTV Avrupa Müzik Ödülleri; Yılın Albümü adaylığı, En İyi Yeni Sanatçı Ödülü adaylığı. 
2007 – MOBO Awards; En İyi İngiliz Kadın Sanatçı Ödülü 
2007 – Ivor Novello En İyi Modern Şarkı Ödülü (Rehab) 
2004 – Brit Awards – En İyi Kadın Sanatçı Ödülü adaylığı 
2004 – Ivor Novello En İyi Modern Şarkı Ödülü (Stronger Than Me)

18 Mayıs 2011 Çarşamba

YERLATINDAN NOTLAR / Fyodor Dostoyevski

”Bizler hayata olan alışkanlığı kaybettiğimiz, topallaya topallaya yürüdüğümüz için, yazdıklarım etkili olacak. Bizim hayata karşı duyduğumuz yabancılaşma, canlı hayattan tiksinecek, onun ismini bile duymak istemeyecek derecededir. Üstelik bu canlı yaşamı, bir iş gibi, bir görev gibi kabul ediyoruz ve onu kitaptan öğrenmeyi daha üstün olarak tutuyoruz.”

16 Mayıs 2011 Pazartesi

Chuck Palahniuk

Bir insan en çok kimin yanında susuyorsa, aslında en çok onunla konuşmak istiyordur

ALBERT CAMUS

İnsanın evreni kavrayabilmesi olanaksızdır. Bir başka deyişle, evren insan için saçmadır, uyumsuzdur. Dolayısıyla insan da evren için uyumsuzdur. Ama insanla evrenin karşılaşmasından doğan bu uyumsuzluğun bilincine varmak bir son değil, bir başlangıçtır sadece. En kati gerçekler bile, bu gerçekleri kararlı olarak tanıdığımız ve kabul ettiğimiz zaman birdenbire üzerimizdeki güçlerini yitirirler. Her türlü felakete karşın yaşama dört elle sarılıp uyumsuza direnmeli …

11 Mayıs 2011 Çarşamba

Yeraltından Notlar - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski

'' Aslında benim ne istediğimi biliyor musun? Hepinizin canı cehenneme! Rahatlık, sakinlik istiyorum! Kendi huzurum için bütün dünyayı beş paraya satarım ben. Beni kıyametin kopmasıyla çaysız kalmam arasında bir seçime zorlasalar, dünyanın batmasını umursamaz, çayımdan vazgeçmeyeceğimi haykırırdım.''