31 Ağustos 2010 Salı

HİÇBİRŞEY... (RÜYA)



Karanlık bir gecede

İndi gölgeler yatağıma...

Fısıldadılar kulağıma usulca.



Uyan !

Uyan artık!

Uyan da gör!



Gidin dedim .

Rahat bırakın beni.

Duymadılar

Tekrarladılar sözlerini ...



Uyan!

Uyan artık !

Uyanda gör!



Kollarımdan çekip kaldırdılar ayağa.

Gösterdiler yastığa sarılmış uyuyan yalnız bedenimi...

Sordu gölgeler gülerek.



Ne görüyorsun ?

Ne görüyorsun?

Durma anlat bize...





Herşey sustu,

Tüm dünya kayboldu o zaman.

Ben ve gölgeler sadece...

Süzüldü yanaklarımdan yaşlar...

Dedim hiçbirşey.....





Ne olacak şimdi diye bağırdılar nefretle...

Sarıldım kendime.

Tekrarladım...

Hiçbirşey....





Karanlık bi kapı açıldı önümde.

Hızla çekti beni gölgelerle birlikte.

Issız tünelde ilerledik sessizce.

Yüzüme çarpan havayla,

göründü yıldızlar,kayboldu karanlık

Dünya küçüldü ayaklarımın altında..

Yükseldık hızla yıldızra.

Güneş uzakta, artık parlayan bir ışık.

Bir güneş,bir güneş daha...

Uzaklaştı tüm yıldızlar....

Yükseldik yine...

Sonrası bembeyaz bır ışık...

Milyonlarca gölge..

Uçsuz bucaksız bir kalabalık....

Gülen yüzler.

Durmadık.

Çekildik yukarıya...

Siyah beyaz karıştı birbirine.

Gri olduk birlikte...





Sordu gölgeler.

Ne görüyorsun?

Dedim. herşey...

Nerdesin?

Açtım kollarımı ve güldüm...

Bağırdım ,heryer...

Nesin sen?

Sizim dedim...

Biz neyiz?

Herşey...

şimdi ne olacak ?

Diye sordum gölgelere

Kal dediler,

hep birlikte.

Bir olursun bizimle...





Yine o görüntü belirdi aklımda

Yastığa sarılmış yalnız beden...

Peki o ne olacak?

Dediler .

Hiçbirşey...



Açıldı kapı önümde sesizce uzanan bedenim uyuyor hala

Koşuk sarılmak istedim ona

Tuttular kollarımdan

Kal dediler gitme...

Süzüldü yine yaşlar gözümden.

Eğildi başım önüme

Gitmeliyim dedim zamanı var daha...

İttiler gülerek açık kapıdan içeri beni..

Sonra şiddetli bir rüzgar ve çarpılanlan kapı sesi.

Alaycı kahkahaları çınlattı odayı.

Gitti gölgeler kahkaları kaldı





Kulaklarımı kapatıp yumdum gözlerimi...

Kahkalar duyulmayana kadar.

Usulca açıp gözlerimi baktım uyuyan bedenime.

Uzanıp yanına sıkıca sarıldım ona.

Yine de olmadı,

Hiçbirşey...

30 Ağustos 2010 Pazartesi

FERNANDO PESSOA- HUZURSUZLUĞUN KİTABI

• Günümüzün modern toplumlarında yaşayan üstün varlıklar için bir kıpırtısızlık yasası çıkarmayı isterdim.
Toplum duyarlı ve zeki varlıklar barındırmasa;kendiliğinden, kendi kendini yönetirdi. Bunun ona zarar veren biricik etken olduğunu takdir edersiniz. Aşağı yukarı bu model üzerine inşa edilmiş olan ilkel toplumlar mutluydu.
Üstün varlıkların toplumun dışına atıldıklarında; çalışmayı bilmedikleri için ölüp gitmekten kurtulamaması çok hazin. Sıkıntıdan ya da aralarında aptallığa yer kalmadığı için de ölebilirler. Ama ben burada insanlığın mutluluğunu düşünerek konuşuyorum.
Toplumda başını kaldıran her üstün varlık;Üstün varlıklar adasına sürgün edilebilir. Normal toplumda kafeste hayvan besler gibi besleyebilir onları.
İnanın bana ne acılar çektiğini yüzüne vuracak zeki insanlar olmasa,insanlık bunların farkına bile varmazdı. Duyarlı varlıklar sırf iyi niyetten dolayı ötekilerin canını yakar.
Şimdilik toplum içinde yaşadığımız göz önüne alınırsa,üstün varlıkların biricik görevi, kabile hayatına katkıda bulunmaktan mümkün olduğunca kaçınmaktır.Asla gazete okumasınlar, okusalarda eften püften,ilginç olaylara göz atsınlar;hayır taşradaki şehirlerden gelen kısa haberlerden nasıl keyif aldığımı kimse tahmin edemez.sırf isimler bile belirsizliğin kapılarını ardına kadar açar önümde.
Üstün varlığın özlem duyabileceği en yüksek mertebe,kendi ülkesinin devlet başkanın adını, hatta ülke monarşiyle mi yönteliyor,yoksa cumhuriyetlemi onu bilmemektir.
Attığı her adımda ruhunu,gelip geçen şeylerden olaylardan zerre kadar rahatsızlık duymayacak hale getirmelidir. Bunu ihmal ederse,kendine eğilebilmek için ilk önce başkaları ile ilgilenmek zorunda kalır.

• Başkalarına hükmetmeye ihtiyaç duymak,onlara ihtiyaç duymak anlamına gelir. Dolayısı ile şef başkalarına bağımlıdır.


• Duygularımızı dışa vurduğumuzda, onları gerçekten hissetmekten çok,hissettiğimize kendimizi ikna ektmeye çalışıyoruzdur.


• Başkalarıyla hareket ettiğimde en azından birşeyi kaybetmiş olurum: tek başıma hareket etme imkanını.


• Bazen geceleyin uyandığımda alın yazımı dokumakta olan görünmez eller hissederim


• Ey üzgün yürüğim tanrılar dilesinde kaderin bir anlamı olsun. Ya da daha iyisi kader dilesin de tanrının bir anlamı olsun.


• Ölümden yapılmışız biz hayat dediğimiz şey, gerçek hayatın uykusu, varlığımızın gerçek ölümüdür. Ölüler doğarlar, ölmezer iki dünyayı ters biliriz biz. Yaşadığımızı sanırken ölüyüzdür; ölümle pençeleşirken yaşamaya başlarız.


• Ait olduğum kuşak, bir yürek kadar beyinle donatılmış insanoğluna, kesinlikle arka çıkmayan bir dünyaya doğdu. Bizden önceki kuşakların yıkıcı mantığı yüzünden,doğduğumuz dünya din alalanında güven,ahlaki alanda destek,politik alanda barış vaat etmiyordu. Son derece yoğun metafizik ve ahlaki sıkıntıların, politik çalkantıların ortasında doğduk. Babalarımız önlerine geleni neşe ile yakıp yıktılar, çünkü geçmişin sağlamlığından izler barındıran bir çağda yaşıyorlardı. Onlar ne kadar yıksa da, toplum boylu boyunca çatlamadan ayakta kalabilecek kadar güçlüydü.. Biz ise bu yıkımın sonuçlarını miras aldık.


Şu anda dünya aptalllara,huysuzlara ve yüreksizlere ait. Yaşama ve başarma hakkına sahip olmak için bir akıl hastanesine kapatılmak için gerekn şartları yerine getirmek zorundasınız: düşünmeme ahlaka aykırı daranmma ve aşırı coşku.....


• Bence bir adamla ağaç arasında temel bir fark yoktur; ve hiç kuşkusuz hangisi ortama daha çok yakışır . düşünceli gözlerimin ilgisini çekerse onu seçerim.

• İnsanlşarı yönetme snatının temelinde iki ilke yatar; onları baskı altında tutmak ve aldatmak. Sahte ışık saçan bu kelimelerin can sıkıcı tarafı,kimseyi baskı altında tutmayı becerememeleridir. En fazla sarhoş edebilirler o da bambaşka birşey.
• Bütün mesele dünyayı kavrayaşımızdan kaynaklanıyor. Dünyayı kavrayışımı değiştirirsek kendimiz içinde değilştirmiş oluruz, çünkü ozaman bizimim açımızdan şu an kaldığı gibi kalmayacaktır.
• Kendi varlığını zaptetmekten,dönüştürmekten yoksun insanlaer, başkalarını ve dış dünyayı değiştirerek kendilerine çıkış noktası yaratmaya çalışırlar.
• Yaşamak başlı başına kendini kaybetmek demektir.
• Duyguları yenilemenin tek yolu yeni bir ruh inşaa etmektir. Hissetme biçini değiştirmeden farklı şeyler hissetmeye çalışıyorsan, boşuna çabalıyorsun. Çünkü varlıklar biz nasıl hissediyorsak öyledir- ne zamandır biliyorsun bunu bilmeksizin?- ve yeni şeyler olmasının,yeni şeyler hissetmenin yeni yolu bunları hisetme biçiminde yenilik yapmandır.
Ruh değiştirmek mi? İyi ama nasıl* Onu bulmak senin işin. Doğduğumuz andan, öldüğümüz ana dek tıpkı bedenimiz gibi ruhumuz da değişir. Bir yolunu bul da bu değişimi hızlandır.

• Özgürlük, yalnız kalabilmeye denir. İnsanlardan uzaklaşabiliyorsan,onlara hiçbir muhtaçlığın,paraya ihtiyacın,sürüye uyma içgüdün,aşka şana şöhrete hevesin yada merakın yoksa özgürsündür, bunların hepsi ya yalnızlıktan yada sessizlikten beslenir. Yalnız yaşayamıyorsan doğuştan kölesin demektir. Ruhen yada zihnen en yüce mertebelere ulaşmış olabilirsin. Soylu bir kölesin öyleyse yada zeki bir uşak, ama özgür değilsin. Ve bir trajedinin içinde değilsin. Çünkü böyle doğmuş olman bir trajediyse bu seni değil, kendi kendi ile yüzyüze gelen kaderi ilgilendirir. Eğer hayatın ağırlığına dayanamadığın için köle olduysan, yazıklar olsun. Özgür doğduğun , kendi kendine yetebilen,inasanlardan uzak durabilen biri olduğun halde,zavallının biri olduğun için insanlarla yaşıyorsan yazıklar olsun sanaa. İşte bui nereye gidersen git, kendinle birlikte taşıyacağın trajedindir. Özgür olmak insanın en yüce özelliğidir;mütevazi bir kişi krallara ve hatta hak ettiği halde özgürlüğü küçümsemeksizin,güçlü oldukları için kendi kendine yeten tanrılara üsütün kılan budur. Ölüm bir kurtuluştur çünkü ölen insanın hiç kimseye ihtiyacı kalmaz. Zavallı köle, zorla kurtulmuş olan zevklerinden,acılarından arzulanan ve bitmek bilmeyen hayattan. Karal vazgemediği mülklerinden kurtulur. Etrafına ışık saçan kadınlar,taparcasına sevdikleri gibi,gönülleri fethetmekten kurtulur.zaferden zafere koşanlar, hayatlarında aradıkları zaferlerden kurtulur. İşte bunun için o zavallı,saçma bedene bir asalet kadar ölüm, bilinmedik süslerle donatır onu. Kendi öyle istememiş olsa bile beden özgürdür. Artık köle değildir,köleliğini gözyaşları içinde kaybetmiş olmasına rağmen. En büyük başarısı karalllık ünvanı olan krallar içinde geçerlidir bu, bir insan olarak gülünç olsalar da,kral olarak üstün varlıklardır onlar- ölüsü korkunç olabilir ama kral üstündür. Ölüm sayasinde özgürlüğe kavuşmuştur.

• Sahip olan kaybeder. Bir şeye sahip olmaksızın hissedeceğini hisseden ise o şeyi korumuş olur,çünkü o şeyin içinden özünü çekip almasını bilmiştir.
• Ancak hissetmeden yaşarsak bela gelmez başımıza;ve en yüksek ,en soylu,geleceği en iyi gören insanlar,önceden tahmin edip hor gördükleri şeylere katlanan,acısını çekenlerdir. Hayat budur işte....
• Sevilmek, gerçekten sevilmek nasıl büyük bir yorgunluktur! Başkasının heycanlarının yükü haline gelmek nasıl bir yorgunluktur! Özgür olmayı hep özgür olmayı istemiş bir insan nı sorumluluk hamalına dönüştürmek;bazı duygulara cevap vermek,mesafeli davranmama inceliğini göstermek,sırf başkaları kendimizi bir heyecanlar prensi yerine koyuyoruz,insan ruhunun verebileceğinin azamisini kabul etmek istemiyoruz sanmasınlar diye. Nasıl yorucudur varlığımızın bir başkasının duygularıyla olan ilişkisinin esiri olduğunu hissetmek! Öyle ya da böyle,ister istemez birşey hissetmek,gerçekte tam bir karşılık bulmaksızın,biraz da olsa sevmek zorunda olmak nasıl bir yorgunluktur!
• Ne hiç olabilirim ne her şey, Sahip olmadığım şeyle isteyemediğim şey arasında bir köprüyüm.
• Varolmayı hiç öğrenemedim.
• Kendimle ben arasındaki bu mesafe nedir?
• Kendimi düşünmekten düşüncelerim haline geldim.
• Bütün muğlak umutların hüsranla sonuçlanacağını kabullenmiş biri olarak,,umutla hayal kırıklığını aynı anda tatamanın özel zevkinin ıstırabı içindeyim,hem acı hem tatlı bir yemeğe benziyor bu, acıyla tatlı arasındaki zıtlık,talıyı iyice bala çevirmiş. Bütün savaşlarda peşinen yenilmiş,şimdi her yeni çarpışmadan önce, son geri çekilme hareketini her ayrıntının tadını çıkararak kağıda döken, karamsar bir genaralim ben...
• Gerçekten ıstırap çekenler sürüler halinde dolaşmaz,gruplar kurmazlar acı denilen şey,yalnız başına çekilir.
• Bütün çabalarıma rağmen, aklımın sışındaki her şeyin süs olsun diye varolduğunu düşünmekten kendimi alamıyorum.
• İnsanoğullarının sürdüğü hayata alıcı gözle baktığımda,hayvanların hayatı ile arasında hiçbir fark göremiyorum. İnsanlar da hayvanlarda bilinçsizce dünyanın ve hayatın ortasına fırlatıverilmişler;bazen durup biraz gönül eğlendiriyor;her gün aynı organik çevirimi tamamlıyor; düşündüklerinin ötesinde hiçbirşey düşünmüyor.
• Canlı varlıklarda içgüdünün zeka görüntüsü altında varlığını sürdürmesi,bence seyredilmeye değer en özel, en değişmez olaylardan biridir.. bilincin gerçekdışı bir şekilde başka bir kılığa bürünmesi, benim gözümde hiçbirşeyin üstünü örtmeyen o bilinçsizliği iyice ortaya seyretmekten başka işe yaramaz. İnsanoğlu doğduğu günden öldüğü güne dek hayvanlar gibi kendi kendinin dışında kalmaya mahkumdur. Ömrü boyunca yaşamak yerine üstün nitelikli, daha karmaşık bir bitkisel hayat sürer. Varolduğunu bile bilmediği bazı kıstaslara farkında olmadan uyar,fikirleri,duyguları,eylemleri tamamen bilnçsizcedir, bunun nedeni insanların bilinçsizliği değil iki farklı bilince sahip olmalıdır.
Elllerinindekinin sadece yanılsama olduğunu sezebilmek- en büyük insanların varabileceği nokta budur işte,yalnız bu.
• Üstün insanla sıradan insan arasındaki mesafe, sıradan insanla maymun arasındaki mesafeden büyüktür.
• Bir insan ne kadar yükseğe çıkarsa, ister istemez okadar şeyden mahrum kalır. Zirvede birtek ona yer vardır. Ne kadar mükemmelse bütünlüğünü o kadar korumuş demektir, ve bütünlüğünü ne kadar koruduysa, kendinden başka biri olma ihtimali o kadar azdır.
• Anlaşılmaktan daima, tiksinti içinde kaçınmışımdır.anlaşılmak,kendini satmak demek. Olmadığım gibi görünmeyi,gayet insani bir şekilde,kibarca,doğal olarak görmezden gelinmeyi tercih ederim. Dünyada hiçbir şey iş yerindeki arkadaşlarımın beni farklı görmesi kadar siniri bozamaz. Onların gözündeki farklı biri olmamaktaki ironinin verdiği keyfe düşkünümdür. Beni kendilerine benzetmenin azabını çekmek,fark edilmemek çarmıhına gerilmek isterim. Durumu azizlerden de, keşişlerden de daha karmaşık nice şehitler vardır. Akıl da azap çeker, tıpkı beden ve arzular gibi. Her işkencede olduğu gibi aklında azabında bir şehvet sezilir.
• Kendi kendimizin edebi yolcuları olarak, bizim için olduğumuz şeyden başka manzara yoktur. Hiçbirşeye sahip değiliz, çünkü kendi benliğimize sahip değiliz. Hiçbirşeyiz yok,çünkü hiçbirşey değiliz. Hangi ellerimi uzatayım, hem hangi evrene doğru? Çünkü evren bana ait değil: Ben evrenim.
• Biz aslında insanları sevmeyiz. Sevdiğimiz, bir insan hakkında oluşturduğumuz fikirdir. Kısacası kendi uydurduğumuz bir kavramı- ve sonuç olarak kendimizi sevmekteyizdir.
• Ben hep şimdiki zamanda yaşarım. Geleceği bilmem. Artık geçmişimde yok. Biri her şeyin mümkün olmasıyla çöküyor üzerime, öteki hiçbirşeyin gerçek olmamasıyla. Ne umutlarım var, ne pişmanlıklarım.
• Uçup gitmiş anlardaki duyguları bile özlediğim yok. Duygu şimdiki zaman muhtaçtır.
• Gerçek bir bilge; içinden öyle bir tavı benimser ki, dışardaki olayların etkisi kesinlikle en aza iner. Bunun için olaylara kıyasla ona daha yakın duran gerçekleri üzerine kuşanarak zırhlanması gerekir,aynı gerçeklikler,olayları daha ona ulaşmasan süzüp kendileriyle uyumlu hale getirir.
• Bana ait olmayan izlenimlerle yaşıyorum,reddedilişlerle tüketiyorum kendimi. Kendim olma zarzımla bile bir başkasıyım.
• Hayır, hiçbir hüzün varolmamış şeylerin hüznü kadar işlemez insanın içine!
• Hayatla aramda ince bir cam var. Açıkça görmeme ve anlamama rağmen, dokunamıyorum hayata.....
• Hvanın hafif bir esintisiyle,bir an için de olsa huzura eren bir duyarlık, ne bahtsız bir duyarlıktır.
• Gerçek bilge kasları yükseklere çıkmaya yatkın olan, buna karşılık,dünyaya dair bildiklerinden dolayı,çıkmayı reddeden kişidir.gönlünde bütün dağlar onundur;durduğu yerden bütün vadilerin sahibidir.güneşin altın rengi ışığa bğduğu dorukları,en yüksekte durup ışığı oradan alan insandan çok daha iyi görür o;ormanların üzerinde yükselen bir şato,vadinin dibinden hayranlıkla bakan biri için,şatonun salonlarında kendini esir gibi hisseden,yeni kanıksamış bir başkasına göre çok daha güzeldir.
• Yukarıdayken bütün heybetimiz boyumuzla sınırlıdır. Oraya kadar çıktıysak, ayaklarımızla çiğnediklerimiz sayesinde olmuştur.
• Öteki insanlarla aramda daimi, derin bir uyuşmazlık olduğunu hissetmemin nedeni,sanırım onların çoğunun duyarlıklarıyla düşünmesi,benimse düşüncelerimle hissetmem.
• Hepimiz kendi dışımızdaki koşulların tutsağıyız.
• İnancın hayaletlerini bırakıp aklın hortlaklarıyla haşır neşir olmak,sadece ve sadece yeni bir hapishaneye geçmek demektir.
• Kimileri dünyayı yönetir kimileri de yönetilen dünyanın ta kensidir.
• İster varolsunlar ister olmasınlar biz tanrıların kölesiyiz.
• Ömrüm boyunca hayatımı ezen koşulların,bazılarından kurtulmak istediğim,buna karşılık kendimi bazı koşullar tarafından kuşatılmış olarak bulduğum çok oldu,olayların kesin örgüsünde bana göre bir düşmanlık vardı,desem yeri var. Diyelim ki,beni boğmakta olan bir eli boynumdan söküyorum. O eli söküp atan kendi elimin,beni kurtarırken boynuma bir ip geçirdiğini farkediyorum. İpi boynumdan dikkatle çıkarıyorum,ama bu kez kendi ellerimle boğazımı sıkmama ramak kalıyor.
• KALP DÜŞÜNEBİLSEYDİ EĞER ATMAKTAN VAZGEÇERDİ.....

OBLOMOWLUK- BİR YAŞAM BİÇİMİ

"... oblomovluk, bir asosyallik değil, antisosyallik, tembellik değil şuurlu atalet, agorafobi değil, bir varoluş trajedisidir. insanlara, topluma ve dünyaya duyulan bir nefretin değil, tanrıya ve kadere sitemin ifadesidir. oblomov, temiz yürekli, iyi niyetli, dürüst ve zeki bir kişiliktir. duygusal ve saftır. inançlı ve ahlaklıdır. herşeyi yarına bırakmak, ertelemek, eyleme geçmemek son tahlilde “sorumsuzluğun” ürünü değil, tersine sorumluluk duygusuyla irkilmenin yarattığı donukluğun sonucudur. oblomov, uyuşukluk değil, belki fazla uyanıklığın; hayata yukardan bakmanın, bütün sonuçları görerek “son”ları karşılamak istememenin yıkılmışlığıdır. yanlızlık, “sigara külü kadar yanlızlık”tır, oblomov. içe dönmek, kendinden ibaret bir dünya kurarak yaşama havlu atmaktır. “gölge etmeyin başka ihsan istemem demektir”. ölümü, “yaşayan ölü” haline dönüşerek yenmek, hayat kıvılcımlarını yok ederek ölümün işlevini elinden almaktır.
-ahmet özcan-"


bir yazar neyi ve nasil anlatirsa anlatsin, nihayetinde kendi cografi ve edebi topografyasinin belirlenimi altindadir(borges). Oblomov, Ahmet Özcan'in da üzerinde durdugu gibi uyusukluguyla, tembelligiyle, askinin yüceligiyle, erdemiyle, istekleriyle dogu insaninin bir imgesini olusturur iken, en yakin arkadasi alman "stolz" bati insaninin bir simgesir. Dogu-Bati karsitliginda cikan sonuc, okura birakilmis gibi dursa da Olga'ya duydugu askin yüceligi , kendi eylemlerinin bilincinde olmasi ve uyusuklugunun altina serpistirdigi modern insan elestirisi ile yazarin oblomovluk nezdinde bati insanina bir elestiri getirdigi de gözden kacmiyor.


hasil olan, en azindan her insanin üzerinde birlestigi "ask" olgusundan Oblomov'a bir bakis cok daha anlasilir olacaktir.


Yataktan kalkamayan Oblomov, uyusuk,tembel oblomov, kendisinin tam karsiti durumunda olan arkadasi alman Stolz'un yardimina maruz kalir. stolz, bu iyi yürekli, temiz, saf arkadasini yataktan kaldirmak, silkelemek, kendine getirmek icin olga adindaki kiz ile tanistirir. genc kizimiz, oblomov'un aksine hareketli, enerjik, tuttugunu koparan güzel bir kadindir ve oblomov'u etkileyerek onu yatagindan kaldirip her pazar teyzesinin evine getirmekle kalmaz, kitap okumak, gezilere cikmak ve türlü sosyal aktiviteler gibi mesguliyetleri kazandirir. bu görüsmelerden dogan ask, oblomovun tüm bedenini sarar. kendisinin sevilecek bir yani olmadigina kanaat getiren oblomov, yine de umutsuz degildir, ugruna "yataktan kalktigi" herseyiyle sürüklendigi bu ask karsiliksiz da degildir. ne var ki kendisinin de farkindadir. nisanlanma sürecini dahi baslatmaktan aciz oldugunu görür. en önemlisi ise, sevdigi bu insan ile evlenirse, mutluluktan cok aci ve istirap dolu günler yasatacaginin farkindadir. oblomovluk denilen olgu da budur. son'u bastan görüp hic baslamamaktir. bu nedenle cok sevdigi olga'dan ayrilmak zorunda kalir. ayriligi sonrasi olga'nin cekecegi acinin, tüm yasami boyunca verecegi eziyetten cok daha iyidir gibi bir yaklasim modern insanin ask anlayisinda yoktur belki. oblomov, bu noktada insan olmanin kacinilmaz sorumlulugunu üzerine alir. kant, özgürlügü insanin bilincli olarak alacagi hazdan sorumluluklari dolayisla vazgecmesi olarak yorumlamisti. özgürlügün bir baska acidan imgesi olan oblomov, ayni zamanda yasamsal secimlerini, kendisinden önce belirlenmis, olusumunda hicbir katkisi olmadigi göreceli ahlak yasalarindan da arindirmistir. o, yataktan kalktigi an/cok sevdigi olga ile evlendigi zaman yaratacagi/olusturacagi mutsuzlugun farkindadir. yani oblomovluk, mutsuzluk bilincidir. ahmet özcan'in da belirttigi gibi "hayata yukardan bakmanın, bütün sonuçları görerek “son”ları karşılamak istememenin yıkılmışlığidir" oblomovluk.


Oblomov'un yataktan kalkmamasini uyusukluk, sevdigi halde sevgilisinden bilincli olarak ayrilmasini ise sevginin getirecegi yükümlülüklerden kacmak olarak yorumlayabilecek olanlara goncarov hikayenin sonunda onun bütün iyi niyetini algilamis stolz ile bir bakima cevap veriyor.


Hulasa; oblomovluk, bilincli bir secimdir. gücün uzun süre bosa harcanacaginin farkindaligi ile hareket etmektir. goncarov'un oblomovu, nazarimda "askin" bencil bir karakteri olmadigina iliskin yan anlami ile okunasi bir kitaptir.

 NOT : Bu yazı alıntıdır.
Iwan Gotscharow - Oblomow (Roman)


Benimde en sevdiğm roman kahramındır..... bir gün oblomowka'da ( oblomowun ütopyası) buluşmak dileğiyle

SURLAR


İnsanlık yerleşik düzene geçtiğinden beri.kendine çeşitli korunma yolları aradı. Bahçelerini korumak için çitler, evlerini korumak için duvarlar,krallıklarını korumak için surlar ördüler.İstanbul kurulurken dört bir yanını düşman istilasından korunmak için surlarla çevirdiler. Çinliler Moğol istilasından kurtulabilmek için çin seddini kurdu. Ne kadar korunak yaptılarsa o kadar çok saldırıya maruz kaldılar. Saldırıya maruz kaldıkça korunaklarını daha da güçlendirdiler. Bireyler içinde aynı şey söz konusu. Dış dünyadan ne kadar darbe alırlarsa kendilerine o denli savunma mekanizmaları geliştirdiler. Savunma mekanizmaları geliştikçe darbelere karşı daha güçsüz hale geldiler. Kendi dışlarına ördükleri kabuklarına güvenip, içlerinde daha çok yalnızlaşıp daha da kırılganlaştılar. Kırılganlıştıkça daha güçlü kabuklar örmeye başladılar. En sonunda kendi ördükleri kabuklarında, yapayalnız kendilerinden bile korkar durumda kaldılar. Çevremize kabuklar örmek yerine karakterimizi kabuklaştırıp sağlamlaştırmalı. Hayat hepimizin önüne birçok engel çıkartıyor, görünürde bunları aşmış gibi olsakta içimizde bitirmek oldukça uzun bir vaktimizi alıyor. Bazen ise biz varoldukça içimizde bununla savaşmaya devam ediyoruz. Bu duygudan kurtukmak için çeşitli çıkış yolları arıyoruz. Çıkış yolları ararken kendimize savunma mekanizmaları oluşturuyoruz. Kimimiz içine kapanmayı seçiyor. Kimimiz hırçınlaşıyor. Ya da delililiğe vuruyoruz. Sorunları görmezden gelmek bunun en kolay yolu. Bu da bizi sorunlarla uğraşmak yerine kendimize görünmez kalkanlar yapmaya itiyor. Bize de sadece onların ardına sığınmak kalıyor. Bir sorun var ise; ilk önce onu kabul etmeli, daha sonra çıkış yolları aramalı, makul ve halledeci çözümler bulmalı. Elimizden gelmeyecek bir şey ise onu kabul etmeliyiz.

Hayatta bir çok şey bizim istediğimiz gibi olmuyor. İstediğimiz yere gidemiyoruz, istediğimiz filmi izleyemiyoruz, Canımızın istediği zaman ayaklarımızı uzatamıyoruz,istediğimiz insanlarla birlikte olamıyoruz. İstediklerimiz olsa da bizim istediğimiz gibi olmuyor. Her şeyin başı bunu kabullenmekten geçiyor hayatı insanları tüm ,gerçekleri tüm çıplaklığıyla görüp kabul etmekten. Kimseyi yaptıkları ile yargılayamayız. Her insan kendi birikimine ve içinde bulunduğu koşullara göre şekillenir. Hayat önümüze olmadık şeyler çıkartabilir, ne kadar hazırlıklı olsakta ayağımız tökezleyebilir. Ayağımızın tökezleyebileceğinide kabul etmek gerekli. Karşımıza çıkan problemi en iyi şekil değerlendirip tüm yolları ve davranışımızın getireceği sonuçları göz önünde tutmalıyız. . İyi ya da kötüyü seçmek bize kalmış. Ki iyilikte kötülükte senin yaşantınla ve bakış açınla değerlendirilir. Hiçbir şey için genel kanılara varmak mümkün değil. Dosteyevskinin suç ve cezasında ki raskolnikov gibi kendi doğrunu yaptığında bunun altından kalkamayacak durumdaysan ve getirdiği sonuçlarla yüzleşemeyeceksen baştan vazgeçmek en doğrusu olacaktır. Herşeyi olduğu gibi kabul edip yaptığınla ilgili fazla soru sormadan sadece içinden geleni yapacaksan ve sonucu ne olursa olsun bu sonuç senin düşündüğün ve kabul ettiğin sonuçlardan biriyse, hayıflanmanın bir mantığı yok. İnsanları zaten en çok beklenmedik şeyler yıkar. Her türlü soruna karşı hazırlıklıkysan seni belki birazcık sarsacaktır ancak sadece ayağının tökezlemesine neden olur seni düşürmez,yada süründürmez. Olabilecekler hakkında fikir sahibi olmak için illa da o olayları yaşamak gerekmiyor. Gerek çeveremizde yaşadıklarımız, gerekse okuduklarımız,başımıza gelmesede olaylar hakkkında deneyim kazanmamıza neden olacaktır. Hiçbir zaman yaşamaktan korkmamalı. Maskeler yalnızca etrafınızdakiler için işe yarayabilir. Herzaman her istediğimizi yapamayabiliriz,bizim istediklerimiz başkalarının üzülmesine neden olacak şeyler olabilir. Ama bu senin hayatın, herşeyden önemli olan sensin. Önemli olan ilk şey senin mutluluğun. Sen belki onu üzerek daha da güçlenmesine, deneyim kazanmasına neden olacaksın. Her yönden yaklaşabilirsin başına gelen olayalara, sonuçlarına katlanabileceğin kadarıyla,... Yaptıklarına değeceğini düşünüyorsan eğer. Her insanın özgürlüğü başkasının özgürlüğünün başladığı noktada biter. Sen bu özgürlüğe müdahale etmeye, sınırlarını aşmaya yetecek gücü kendinde hissediyorsan eğer. Hissetmiyorsan olduğun gibi kal....

VAROLMANIN DAYANILMAZ HAFİFLİĞİ

Günümüzde yalnızlık sürekli kaçındığımız birşey.
Birey içinde ne kadar kendini yalnız hissederse o kadar çok sosyalleşmeye başlıyor. Sürekli bir koşuşturma ve hengame içindeyiz. Gün içinde binlerce insanla karşılaşıyoruz. İşe giderken, eve dönerken, otobüste, iş yerinde, yollarda sürekli birileri ile beraberiz. Bu da yetmezmiş gibi tatil olduğunda yine kendimizi kalabalık yerlere atmaya çalışıyoruz. Sokaklar, cafeler ,sinemalar. Ama bu içimizdeki yalnızlık canavarını bir türlü alt edemiyor çünkü o kalabalıkla besleniyor.
Kalabalık insanları daha da çok yalnızlaştırıyor. Küçük kasabalarda, küçük şehirlerde, küçük işyerlerinde insanlar daha mutlu. Çünkü yalnız değiller, kimse yabancı değil... Kalabalık yalnızlığı özlemek için vardır. Ki yalnızlık korkulacak bir canavarın aksine insanları birbileri ile iletişime zorlayan bir olgu.
Ne kadar yalnızsak çevremiz o kadar kalabalık. İçimizde ne kadar kalabalıksak o kadar yalnızız. Kafasında konuşan bir sürü düşünce olan insan başkalırına ihtiyaç duymaz.
Onların sesinden o kadar yorulmuştur ki başkalarını dinleyemez.
Onun kafasında her bir kişiliği ayrı bir sesten konuşur. Hepsinin yapmak istediği şey, gitmek istediği yer, farklı; olmak istediği durum değişiktir. Hiçbiri birbiriyle anlaşamaz. Her biri kendi istediği olsun ister. Kafasının içi, sürekli herkesin kendi kendine monolog yaptığı bir tiyatro sahnesi gibidir. O da oyunu bir türlü toparlayamayan, oyuncuların aldırış etmediği kendi oyununu yönetmekten aciz bir yönetmen.....
Yalnız insan bu kadar kişi ile uğraşırken, başkaları ile olmaya fırsat bulamaz. Yalnızlık güzeldir. İnsanın özlemeye fırsatı olur. Telefonun çalması bile onu heycanlandırır. Tüm bu kargaşanın içinde bunların değerini unutuyoruz. Yalnızken; en azından oyun yönetmekten aciz bir yönetmenken...
Bu kalabalığın içinde başkalarının oyununda figüran olmaktan öteye gidemiyoruz. Tek söylebildiğimiz şey; böyle olmamalıydı... Gülen bir insan görmek okadar zor ki. Konuşmaların hepsi öylesine sadece vakit geçirmek için. Belli bir zamanımız var. Bir yere gideceğiz biliyoruz ama ne zaman nereye ve nasıl olduğu konusunda hiç bir fikrimiz yok . Koca bir gezegenin ortasına bize benzeyen bir sürü şeyin ortasına bırakılmış gibiyiz. Nerden geldik? Nasıl geldik?.. Kendimizle ilgili ,hiçbirşeyden haberimiz yok. Sadece çıkarımlarda bulunmaktan öteye gidemiyoruz.
Tüm hayatımız tahminler üzerine kurulu. Tanrı var olabilir. Cennete gidebilirim. Yaşlanana kadar yaşayabilirim ama yarın da ölebilirim. Tüm bu bilinmemezlikler içinde hala yaşamayı sürdürebiliyoruz. peki bunu sağlayan ne?
Tahmin ettiklerimizin gerçek olabilme ihtimali. Umut..... Pandoranın kutusunda kalan son kötülük. İnsanların, milyonlarca yıldır hayatını harcadığı şey. İnsanlığın en temel sorunlarından biride bilinmezlik. Bilinmezlik bizi hem hayata hem ölüme itiyor. Bilinmemezliğin korkusu ve insanlarda uyandırdığı merak duygusu. insan hayatında ki temel ironi....Bunların sonucunda da herşeyin iyi olacağına dair içimize yerleşen umut. ve sürekli olarak gerçekleşmeyen istekler. Bize küçük mutluluklarla yetinmemiz gerektiği öğretiliyor. Çünkü büyük mutluluk diye bir şey yok. Mutluluk uyuşturucu gibi bir şey hep bir kere hissettikten sonra, yine hissemek için türlü yollara başvuruyoruz. Yalnız her defasında hissedilen hep bir öncekinden daha az oluyor.
En sonun da mutlluğun peşinden koşmayı bırakıp acıyı hissetmemek için didinip duruyoruz tek istediğimiz acısız bir hayat oluyor. En sonunda mutluluk bizi dibe doğru sürekliyor. Tıpkı uyuşturucu gibi sürekli onun hayalinin peşinde koşarak hayatımızı bu koşuşturmaya mahkum ediyoruz.
Bir film izlemiştim. Uzakdoğu filmi..İnsanlar öldükten sonra bir yerlde toplanıyordu. Hastane gibi bir yer. Bir devlet kurumuna benziyor. İnsanlarla tek tek görüşülüp onlara;öldükleri, buranın sadece bir geçiş bölgesi olduğu bildiriliyor. Burada çalışanlar,insanlara; tüm hayatlarını düşünüp.
Geçekten mutlu oldukları bir an varsa o an’ı kendilerine söylemelerini istiyorlardı. Bunu eğer onlara söylebilirlerse sonsuza kadar bu anın içinde o mutlulukla yaşayacaklardı. Filmin kahramanları ve orada çalışanlarda dahil olmak üzere hayatlarından bu an'ı seçmeye çalışıyorlardı.
Ben de hep kendi kendime düşündüm. Sonsuza kadar bir an yaşamak istesem; gerçekten mutlu olduğum bir an yaşamak istesem bu ne olurdu diye... Şimdi düşündüğümde aklıma gelen başka bir an yok. O an da ise tek başımaydım... Yalnızdım. sürekli düşünüyorum ama başka bir zaman gelmiyor aklıma. Sadece o an gerçekten varolmaktan dolayı içimde büyük bir huzur mutluluk ve varolmamı sağlayan şey ne ise ona karşı büyük bir şükran duydum. 30 yaşında olduğum düşünülürse bu sadece bir dk süren bir zamandı. 30 yılın içinde sadece 1 dk. Bundan sonra tek bir soru geldi aklıma; bu 1dk için gerçekten yaşamaya değer mi? Sonsuza kadar bu anı hissetmek istiyorsam ve gerçekten mutlu olduğum zamanda yalnızsam. Milyonlarca insanın arasında yaşamamın anlamı ne?... Ve o umut içime yerleşti. Yine kendini öyle hissedebilme umudu. Bu kanserli bir hücre gibi insanın benliğine yayılıyor. Bir kere başladı mı geri dönüşü yok....
Bazı zamanlarda ise yanımızda biri olsun istiyoruz. Tüm bunlara tek başımıza göğüs geremediğimiz bizimle hayatın dalga geçmesinden, şekeri bir gösterip geri çekmesinden sıkıldığımız zamanlar oluyor. Diyoruz ki o şekeri belki; birimiz hayatı tutup, diğeri alabilir; ya da canımız sıkılmaz yanımızda bu zamanı geçeribilceğimiz birileri olur. Şikayet edebileceğimiz, gülebileceğimiz birileri.....
Bazen de kimse bizle dalga geçildiğini, acizliğimizi, görsün istemiyoruz. Ya da bu gerçeği kavrayıp mutluluk peşinde koşmanın anlamsızlığını kavrıyoruz. O gelecekse zaten geliyor. O zaman işte gerçek yalnızlığımıza kaçıyoruz. Kendimize..... Asıl mutluluk burda... Yalnızkende mutluysan; herzaman mutlu olabilirsin.....
Başkasına ihtiyacın yokken de mutlu olabiliyorsan. O senin ihtiyacın olmadığı halde de yanındaysa vaktin güzel geçebilir. Koşmaktan yorulmazsınız. Şekerin anlık mutluluğunu önemsemezsiniz. Huzurun mutluğuna kavuşursunuz ki . Hayatta en önemlisi, yalnızda olsan kalablıkta, sadece huzurdur.... Seneca'nın da dediği gibi hayatın kendisi aslında güzel onu çekilmez hale getiren biz insanlarız. Kendimize ve birbirimize sınırlar, kıskançlıklar koyuyoruz, sürekli bir ego tatmini peşindeyiz. Komplekslerimiz yüzünden kendimizi olduğu kadar çevremizi de mutsuz ediyoruz.
Yaşamdan zevk almaya bakıp, ufkumuza sınır koymadan, özgür düşünerek, başkalarınında özgürlüğünü göz ardı etmeden tabi ki ....Bizi etkileyen tüm bu etmenlerden sıyrılıp yaşamın kendisine ve kendi doğamıza baktığımızda gerçek mutluluğu yakalabiliriz. Kendi mutsuzluklarımızın, sahip olamadıklarımızın hırsını başkasından çıkarmamaya başlayınca Varolmanın dayanılmaz hafifliği tüm benliğimizi kaplayacaktır....

yazan: Hande Sönmez