20 Kasım 2010 Cumartesi

POLİSİYE ROMAN VE AGATHA CHRİSTİE-DOĞMUNUN 120. YILI


Agatha Christie, 78 roman, 19 oyun, 100’den fazla kısa hikâye yazdı. 58 yıldır hiç aralıksız sergilenen tiyatro oyunu The Mousetrap / Fare Kapanı, 25.000’inci performansına yaklaştı. Romanları 50’den fazla dile çevrildi, iki milyardan fazla sattı. Sahnede, ekranda, beyazperdede, radyoda o var. Eserleri çizgi roman ve video oyunu da oldu. Kitapları 30’dan fazla sinema, 50’den fazla TV filmine, 18 çizgi romana ve 8 video oyununa uyarlandı.

5n 1k bir gazetecilik terimi; "Ne? Ne zaman? Nerede? Nasıl? Neden? Kim?"... Aynı zamanda bir cinayet çözülürken de başvurulan sorular...
Gazeteci, bir yazı yazarken ya da haberleri hazırlarken yazının veya haberin içinde bu soruların cevaplarının olup olmadığına nasıl bakıyorsa; olay mahallini inceleyen kişi de yine aynı soruların cevaplarını arıyor.
 Tarihin başlangıcından şimdiye kadar en çok merak ettiğimiz de “Neden? “... Aristo’ya göre her neden bir başlangıç. Yazar Kern’e göre de; ( nedensellik ve cinayet üzerine ) her cinayetin bir nedeni var. Hepimiz gazetelerde, haberlerde, realite şovlarda, izlediğimiz filmlerde, okuduğumuz kitaplarda neden’in cevaplarını aradık. Polisiye ya da cinai diye adlandırılan kitaplar da,” Neden?” sorusuna verdiği cevaplar sebebiyle çoğumuzun ilgisini çekmiş ve başucu kitaplarımız arasına konmuştur. Biz de sizin için göz attık;  Polisiye roman nedir? Polisiye romanın kraliçesi Agatha Christie ve ölümünün 120. Yılı sebebiyle Pera’da yapılan etkinlikte yaşananlar...
POLİSİYE ROMAN
 Poliseye romanlar; polisi ilgilendiren ama en çok da cinayet ve cinayetlerin doğurduğu olayları, durumları aynı zamanda kaybolan kıymetli ya da tarihi önemi büyük, bir eşya, belge, kitap, hazine ya da benzeri bir şeyin peşinde iz sürme gibi konuları konu alan bir roman türü. Howard Haycraft polisiye romanın sonunda suçu ortaya çıkarma amaçlı yapıt olduğunu yazarken; W.H. Auden’a göre de polisiye roman bir cinayet sonrasında, gerçek katil dışındaki tüm şüphelilerin elenmesi ve katilin yakalanması öyküsü. Polisiye romanlar, muhakkak ki birçoğumuzun merakını uyandırıyor. Hatta bu konuda hazırlanan dizi ve filmlerin büyük izleyici kitlesi bulunuyor. Biz insanlar merak etmeyi seviyoruz. Sorularımıza cevap arıyor, gerçek dünyada olup biten kötülüklerin nedenleri öğrenmek istiyoruz ancak bu olayların gerçek hayatta yaşanması tüylerimizi ürpertiyor. Kitaplarda ise durum çok farklı. Romanın kurgu olduğunu bilmemize rağmen, bir roman gerçeğe ne kadar yakın gözlemlenip anlatılmışsa,  gerçek hayatta aradığımız cevaplara en yakın kurguyu ne ölçüde hazırlamışsa; işte o zaman romanın kurgusal gerçekliğine kapılıyoruz. Gerçek hayatta nedeni çözülemeyen olaylar, kitaplarda bir sonuca ulaşıyor ve suçlular kitaplarda cezasını buluyor. Bizde kurgusal da olsa adalet anlayışımızı tatmin ediyoruz. Bize bu tatmini en çok yaşatanlardan biri de Agahta Christie...
Agahta Christie cinai romanların Kraliçesi...
Kutsal kitaplar ve Shakespeare’den sonra dünyanın en çok okunan yazarı...
 Agatha Christie’nin 120. doğum yılı kutlamaları kapsamında yazarın doğum günü olan 15 Eylül’de, İstanbul’da Pera Palace Hotel’de özel bir etkinlik düzenlendi. Agatha Christie; Pera Palas’ın ünlü müşterilerinden birisiydi. Yazarın 1934’te yayınladığı “Doğu Ekspresi’nde Cinayet” romanının esin kaynağı, günlerce kaldığı Pera Palas Oteli’ydi.
Christie’nin Türkiye yayıncısı Altın Kitaplar’ın ev sahipliğinde yapılan etkinliğe; yazarın torunu Mathew Prichard, eşi ve kayınbiraderi  ile “Agatha Christie’nin Gizli Defterleri” adlı kitabın yazarı John Curran katıldı. Gecenin konsepti “120” rakamı çerçevesinde hazırlandı. Buna göre; Agatha Christie’nin yaşamına ilişkin 120 maddelik bir bildiri düzenlendi ve yazarla ilgili bilinmeyen, az bilinen, çarpıcı detaylar sunuldu.Kokteyl ile başlayan gece Mathew Prichard, John Curran ve Altın Kitaplar’ı temsilen Batu Bozkurt’un konuşmalarıyla devam etti. Konukları şaşırtan gecenin sürprizi ise, sergilenen suç temalı canlı performanstı. Şenay Gürler, Faik Ergin, Hakan Pişkin ve Turgay Doğan tarafından canlandırılan karakterler davetlileri de performansa dahil ederek Pera Palace’da gecenin anlamına yaraşır bir gösteri gerçekleştirdiler.
Kitapları satış rekorları kıran, oyunları sahneye konan ve parlak zekâsını eşsiz kalemiyle birleştirerek edebiyatta sarsılmaz bir konum edinen bu ölümsüz yazarın yaşamında bilindiği gibi İstanbul’un izleri de var.
Agahta Christe kimdir?...

15 Eylül 1890 tarihinde, Torquay, Devon'da, Frederick Alvah Miller and Clarissa Miller'ın kızları olarak dünyaya gelen Christie, evde eğitim gördü. Çok küçük yaşta annesi tarafından yazmak için cesaretlendirilen Christie, on altı yaşındayken, Paris'e, şan ve piyano dersleri alacağı bir okula gönderildi. 1914'de, bir Flying Royal Corps çalışanı olan Archibald Christie ile evlendi. 1919'da kızları Rosalind, dünyaya geldi.
Christie'nin ilk dedektif romanı, The Mysterious Affair at Styles (Styles'daki Esrarengiz Olay), daha kırkı aşkın romanda karşımıza çıkacak, ünlü Belçikalı dedektif karakteri, Hercule Poirot'u ilk kez kullandığı kitabıydı. Kitap, çeşitli yayın evlerince geri çevrildikten sonra, 1920'de, Bodley Head Yayınevi tarafından kabul edildi.
Christie’nin, diğer ünlü dedektifi, sevimli bir yaşlı kız olan, amatör dedektif, Miss Jane Marple, tipik bir İngiliz karakateridir. Poirot, esrarengiz olayları, mantığını ve akılcı methodlarını ve “küçük gri hücreler”ini kullanarak çözerken, Marple, kadınlık içgüdülerine ve empati yeteneğine güvenirdi. Marple’ın adı, içlerinde ilk olarak, Christie’nin 1930'da yazdığı, Murder At The Vicarage (Ölüm Çığlığı) ve son olarak da, 1977’de yazdığı, Sleeping Murder (Uyuyan Ölüm)’ın bulunduğu, on yedi eserde geçmekteydi. Poirot ve Miss Marple karakterlerinin ikisi de sinema ve televizyona uyarlandı.
56 yılda 66 detektif romanının altına imzasını atan Christie’nin en iyi kitaplarından bazıları, 1934'de yazdığı, The Murder of Roger Ackroyd (Roger Ackroyd Cinayeti) ve Murder On The Orient Express (Doğu Ekspresinde Cinayet), 1937’de yazdığı Death On The Nile (Nil’de Ölüm) ve 1939’da yazdığı Ten Little Niggers (On Küçük Zenci)’dır. 1977’de otobiyografisini yazan Christie, The Mousetrap (Fare Kapanı) gibi, Londra’da, 30 yılı aşkın süre devamlı olarak sahnelerde oynanan, birçok oyununun da yazarıdır.
Archie Christie’nin, Nancy Neele adında, daha genç bir kadına aşık olduğunu açıklaması üzerine, 1926’da, Christie’nin evliliği noktalandı. Aynı sene Christie, annesini kaybetti.
1978’de, Michael Apted’in yönetmenliğini yaptığı ve Christie’yi, Vanessa Redgrave’in canlandırdığı, Christie’nin gerçek hayat öyküsünü konu alan, Agatha filmi, 1926’da, Christie’nin boşanmasından sonra bir süreliğine ortadan kaybolup, Harrowgate Oteli’nde, Mrs. Neele adı altında yaşamasını konu alır.
1928’de sonuçlanan boşanma sürecinin iki yıl sonrasında, Christie, 1927’de, Ortadoğu’ya yaptığı ziyaretler sırasında tanıştığı, arkeolog Max Mallowan’a, Suriye ve Irak’daki kazı alanlarına yaptığı yolculuklarda eşlik etti. Daha sonra Mallowan ile evlenen Christie, 1936’da Murder in Mesopotaima (Mezapotamya Cinayeti) ve 1937’de, Death on the Nile (Nil’de Ölüm), romanlarını yazdı.1946’da yazdığı, Come, Tell Me How You Live kitabında, Christie, kendi arkeolojik maceralarını anlatmıştır.
En verimli dönemi 1920’lerin sonu olan Chiristie’nin, 1930’larda, farklı esrarengiz olayları konu alan dört, Dedektif Hercule Poirot’un hikayelerini yazdığı on dört, Miss Marple ve Müfettiş Battle’ın hikayelerini yazdığı dört kitabı basıldı. Aynı sene, Harley Quin ve Mr. Marker Pyne hikayelerinin anlatıldığı, iki kitap daha yazan Christie, iki tane de sahne oyunu yazdı.
1936’da, Mary Westmacott takma adı altında yazdığı, ilk altı psikolojik romantizm romanı basılan Chiristie, 1937’de Howard Carter’la tanıştığı, Luxor ziyaretinden sonra, 1973 yılına kadar basılmayan, Akhanaton adlı sahne oyununu yazdı. Bu oyun 1979’da New York’da takip eden sene de Londra’da, Akhanaton and Nefertiti adıyla sahnelendi.
İkinci dünya savaşı sırasında, Londra’da Univesity College Hospital dispanserinde görev yapan Christie, savaş sonrasında, roman çalışmalarına devam etmesinin yanı sıra, sahnede ve sinemada da başarı kazandı. Witness for the Prosecution (Beklenmeyen Şahit), New York Drama Critics Circle tarafından, 1954-55 sezonunun en iyi yabancı sahne oyunu seçildi. 

AŞKIN VE TUTKUNUN DANSI TANGO



Tango bir tutkudur; iki beden, tek bir ruhu oluşturur.




Kırmızı ve siyahın dansıdır tango. Müziği bile davetkârdır. Kışkırtır sizi. Pistte olmak istersiniz. Size bir el uzandığında reddetmek gelmez içinizden.





İyi bir tango dansçısı; ritmi ve iyi bir müzikal kulağı olan kişidir. Aynı zamanda kadına saygı göstermelidir ki, doğru zamanda doğru partner 
ile ne yapacağını bilebilsin. Kendisini kadına adapte eder. Kadının kendisini en iyi dansçı olarak hissetmesini sağlar. Kadın için dans eder. Eğer komplike figürleri zarafet içinde yapabiliyorsa, bu onun iyi olduğunu gösterir ve eğer partneri ile uyum içinde dans edebiliyorsa, o zaman mükemmel bir dansçı demektir.
Pablo Veron
..........
Tango dendiğinde ilk akla gelen, nedense tutku olur. Tango, aşkın ve tutkunun dansıdır. Kadın ve erkeğin her hareketinde, her bakışında ya da duruşunda tutkulu bir aşkın resmini görürsünüz. Aşk, müzik, beden dili, tutku, gurur, nefret, kavuşma, ayrılık... Yani iyi bir aşk hikâyesi görmek isterseniz; tango yapan bir çifti izlemeniz yeterli olur.
Tangoda iki beden tek bir ruh olur. Bizim aşktan da aradığımız bu değil midir?  Bir güç gösterisidir tango ve daha sonra da uzlaşma...”Güllerin Savaşı “ filminin dansa uyarlanmış hali gibidir.  
Kırmızı ve siyahın dansıdır tango. Müziği bile davetkârdır. Kışkırtır sizi. Pistte olmak istersiniz. Size bir el uzandığında reddetmek gelmez içinizden.
Al  Pacino’nun emekli olmuş kör bir subayı canlandırdığı “Kadın Kokusu” filmindeki tango sahnesi de bunun en güzel örneği değil midir? Dans etmesini bilmeyen birini bile tango tutkunu yapabilir bu sahne. Taş bir kalp bile kör bir adamın tango tutkusunun karşısında eriyip gidebilir.
Bu tutkulu aşk; sizi yaralar ama gururundan yaralarınızı saramaz. Müziğin ruhunuzu iyileştirdiği söylenirken, tango ruhunuzdaki yaraya basılan tuz gibidir...  Canınız yanar ama yaranızı bir tek o dağlar...
Bu tutkulu aşkın dansı; içinde hüznünü de barındır. Hüznün sert adımları olarak ta tanımlanan tango için; tangonun büyük şair ve müzisyenlerinden Santos Discepolo; "Tango, dans edilen hüzünlü bir düşüncedir" der.

Bu hüznün nedenlerinden biride tango müziğinde kullanılan Bandoneon’dur. Bandoneon yaklaşık bir metre açılıp uzayan bir Akordeon'a benzer ve içinden kırk kör kuşun seslerinin çıktığı bir müzik aleti olarak da tanımlanır. Bu kırk kör kuşun bir öyküsü de vardır:

"Eskiden güzel ötsün diye ötücü kuşlar, gözlerine iğne batırılarak kör edilirmiş. Kör olan kuş, görme yetisi yoksunluğundan olsa gerek öterken öylesine güzel, lirik, hüzünlü bir ses çıkartırmış ki, en duygusuz insanın bile yüreği titrermiş."



Günümüzde ise tango, sadece belli bir kesimin tercih ettiği bir dans türü olarak benimsense de aslında tangonun ortaya çıkış öyküsü sıradan ve acılı insanlara kadar uzanıyor.

1800'lü yıllarda Arjantin'deki genelevlerden çıktığı bilinen tango, Latince dokunmak anlamına gelen "tangere" kelimesinden türüyor. Buenos Aires'e yerleşen milyonlarca göçmenin buraya kendi müziklerini, örf ve adetlerini beraberinde getirmesiyle hüzünlü serüvenine başlayan tango, büyük ümitlerle topraklarını terkeden, kendilerini büyük kentin karmaşası içinde bulan bu insanların duygularıyla ortaya çıkıyor.

Bu yıllarda yaşanan göçün olumsuz sonuçları, düş kırıklıkları, kadınları genelevlere sürüklerken, erkekler de içki kadehlerinde ve kadın kokularında tesellilerini aradılar. Tango müziği, onların yalnızlıklarını ve öfkelerini bir kat daha artırıp bir keder ve ölüm dansı olarak kabul edilirken, günümüzde de tutkunun ve aşkın dansı olarak efsaneleşiyor.